BİR önceki yazıma okurlarımdan önemli geri dönüşler aldım. Ve ortak istek; lütfen bu seriyi yeni bir yazıyla taçlandırın.
Anlaşılan şu ki; sıkıntılarımız, şikayetlerimiz ve serzenişlerimiz ortak.
Hiçbir insanımızın vatan sevgisini sorgulamak haddime değil ancak o büyük çelişkimizle yüzleşmediğimiz için ortaya tam tersi bir tablo çıkıyor.
Bizler her fırsatta vatan sevgisini dilinden düşürmeyen bir toplumuz.
Ancak sormak gerekir: "Ülkemi canımdan çok seviyorum" deyip, devletin can güvenliğimiz için koyduğu o trafik tabelasına neden nişan alır insan?
"En büyük vatansever benim" diye övünürken, kamunun ortak malı olan parktaki o banka bıçakla sevgilisinin adını kazımak hangi sevdaya sığar?
"Ülkem için ölürüm" nakaratını diline pelesenk edip, yaz sıcağında serinlediği sahildeki kamuya ait duşları, tuvaletleri talan etmek nasıl bir milliyetçiliktir?
"Vatan sen benim her şeyimsin" diye haykırırken, o canım ormanları çöplüğe çevirmek, dikkatsizce bir ateş yakıp ciğerlerimizi küle çevirecek yangınlara davetiye çıkarmak hangi vicdana ve halkçılığa sığar?
Sahi, bizim bu vatanımızdan başka neyimiz var?
Eğer vatan sadece sınırlardan ibaret soyut bir çizgi değilse; bastığımız toprak, gölgesinde durduğumuz ağaç, su içtiğimiz çeşme de vatanın ta kendisidir. Vatanı sevmek, onun tabelasını kurşunlamakla değil, o tabelanın gösterdiği yolda güvenle yürümekle başlar.
Bu kontrolsüz yıkımın arka planında, gözden kaçırdığımız çok tehlikeli bir idari kırılma yaşanıyor: Kurumsal yılgınlık. Yerel ya da genel yönetimler, halkın vergileriyle oluşan bütçeyi harcayıp bir hizmet ürettiğinde ve bu hizmet günler içinde yok edildiğinde, yöneticilerde ve çalışanlarda psikolojik bir tükenmişlik başlıyor. Şehir vizyonu üretmesi gereken akıllar, bir süre sonra şu çaresiz yaklaşıma sürükleniyor: "Nasılsa kıymet bilmiyorlar, nasılsa kısa sürede yakıp yıkacaklar; o zaman neden bütçemizi buraya harcayıp boşa kürek çekelim?"
İşte bu düşünce, bir kentin gelişimindeki en büyük takozdur. Halkın hoyratlığı yönetimin elini eteğini çekmesine, yönetimin yılgınlığı ise kentin niteliksizleşmesine yol açar. Sonunda fatura, yine o hizmete gerçekten ihtiyacı olan temiz kalpli çoğunluğa kesilir.
Geçenlerde iskeledeki banklardan birinde oturan yaşlı bir amcaya rastladım. Yanındaki genç, cebinden çıkardığı sigara paketinin jelatinini öylece yere fırlattı.
Amca hiç bağırmadı. Eğildi, o jelatini yerden aldı, gencin avucunun içine bıraktı.
"Evlat," dedi yavaşça, "bu deniz, bu esinti, bu bastığın taş... Hepsi senin çeyizin. İnsan kendi çeyizini kirletir, kendi geleceğini kurşunlar mı?"
Alanya, sadece turizmden ibaret bir tabela şehri değil; burası birbirinin gözünün içine bakarak büyüyen ortak bir ev. Bir kentin medeniyet seviyesi; belediyenin ne kadar çok tuvalet, duş veya yol yaptığıyla değil, o halkın o hizmeti ne kadar incelikle koruduğuyla ölçülür.
Bizler bu kentin sadece geçici, bencil "sakinleri" olursak tüketir, yok eder ve yönetimi de kendimize benzeterek yıldırırız. Ama bu kentin gerçek "sahipleri" olursak; devletin koyduğu her bir tabelayı, sahile yapılan her bir musluğu evimizin bir odası bilir, öyle koruruz.
Unutmayalım; medeni bir şehir ve gerçek bir vatan sevgisi, devletin döktüğü betonda ya da dildeki hamasi sloganlarda değil; bizim o hizmete yüklediğimiz "saygı" ve "ortak yaşam" bilincinde saklıdır. Çeyizimize iyi bakalım, onu kendi ellerimizle yağmalamayalım.
Ve yine de denetim, denetim, denetim...
Esen kalın...