DENİZ tamam. Güneş, o batmayan Akdeniz güneşi, pırıl pırıl tamam. Alanya’nın Kalesi, Kızılkule’si de kartpostallardaki yerini koruyor. İyi hoş da Alanya sadece bundan mı ibaret? Gazipaşa’dan başla, batıda Side Antalya’nın en uç sınırına kadar uzanan o sahil şeridinde hangi antik fısıltılar, hangi saklı cennetler uyuyor, biliyor muyuz?
Adamlar tatil için geliyor, evet. Ama baksanıza: Başka hiçbir ülkeye nasip olmamış devasa bir medeniyetler müzesidir Türkiye.
Biz ise hâlâ toprağın altındaki bu dev mirası sadece bir "kum-güneş" parantezine sıkıştırıp geçiyoruz.
Gazipaşa’dan batıya doğru uzanan o sahil, sadece turizm broşürlerinin yüzü değil; Pamphilia’nın, Kilikya’nın o kadim kokusudur. Ama durun, burada kalamayız. Yola çıkmak lazım.
Çevir direksiyonu Akseki’den Konya’ya, oradan Kapadokya’nın peri bacalarına, yer altı şehirlerinin o gizemli karanlığına. Kal iki gün orada, soluklan. Sonra ver elini Hattuşaş! Hitit İmparatorluğu’nun kalbi... Aslanlı Kapı’dan geçip, İmparator Muwatalli gibi tarihin gözlerinin içine bakmak lazım. Yozgat bölgesi desen, kaynayan kaplıcalarıyla şifa cenneti.
Oradan Zile’ye... Sezar’ın ayak izlerini arasınlar binlerce yıllık Zile Kalesi’nde. Amfi tiyatronun basamaklarını saysınlar tek tek. O meşhur, bir zamanlar Marlboro paketlerinin bile üzerinde manşet olan cümleyi hatırlasınlar: "Veni, Vidi, Vici" (Geldim, gördüm, yendim).
Tokat’ın Ballıca Mağarası’nın milyon yıllık sarkıtlarından çık, Amasya sokaklarına yürü. Tarihi yalı evleri ve Yeşilırmak’ın o hüzünlü manzarası insanı alır Ferhat ile Şirin’in efsanesine, o dağları delen sevdaya götürür.
Ver elini Karadeniz! Samsun’dan başla; Sümela’nın sisler içindeki manastırına mı gidersin, Rize’nin zümrüt yeşili çay bahçelerine mi, Ordu’nun fındık kokulu tepelerine mi? Al götür gözlerini ta Artvin’e, Kars’a, Doğukapı’nın sırlı sınırına kadar...
Sonra in güneye doğru: Hakkari’nin Cilo’daki buzulları, Van Gölü’nün mavisi, Mardin’in tepeye kurulmuş taştan dantelası, Diyarbakır’ın surları, Gaziantep’in, Hatay’ın ve Adana’nın o kazasker sofraları... Medeniyetlerin beşiği burası. Adıyaman’ın devasa Nemrut heykelleri, Erzurum, Erzincan ve can damarlarımız; Fırat ile kardeşi Dicle...
Sivas’a uğra yol üstünde. Gök Medrese’ye, Şifaiye’ye bak. Soğuk ve sıcak çermiklerinde ruhunu dinlendir, Divriği Ulu Cami’nin o taşa yazılmış kadim matematiksel mucizesine, taş dantelasına hayranlıkla dokun.
"Şimdilik bu yorgunluk yeter" diyerek Kayseri Erciyes’e çık, Kültepe’nin ticaret tabletlerine selam çak ve ver elini yeniden Torosların zirvesi, Akdeniz ve mavi serinliği.
Sadece bu bölgede olanlar bile insanın aklını baştan almaya yeter de artar bile. Ama maalesef, değerini, kıymetini bilmiyoruz.
Hâlâ "petrol zengini ülkeler" masalını dinliyoruz. Yanılıyorlar. Biz tarih zenginiyiz. Medeniyetlerin ana yurdudur. Petrol biter, kuyu kurumaya mahkûmdur; ama dünya var olduğu sürece bu toprakların altındaki ve üstündeki bu eşsiz zenginlik asla bitmez.
Önemli olan bu meseleye romantik değil, bilimsel yaklaşmaktır. Üniversitelerin turizm fakülteleri artık silkelenmeli; tarih, medeniyet ve gastronomiyi aynı müfredatta, aynı potada eritmelidir. Bu memleketin taşına toprağına kıymayı bırakıp, onu anlamanın ve anlatmanın vakti çoktan geldi, geçiyor.
Peki, bu kadar medeniyetin ortasında yaşayıp da kendi tarihimize bu kadar yabancı kalmamızın cezasını daha ne kadar çekeceğiz?
Esen kalın…