SABAHIN erken saatlerinde, dünyadaki kötülükler henüz tam anlamıyla uyanmamışken, elimde tam kıvamında orta demli çayımla televizyonun karşısına geçtim.

Amacım, karşı mahallelerin kanalları arasında dolaşıp memlekette ne olup bittiğini anlamaktı. Bir kanalı açıyorum, stüdyo ışıklarından ve sunucunun rahatlığından ortalık güpegündüz, adeta bir saadet zinciri reklamı; diğerine geçiyorum, memleketin üzerine çöken kasvetten mi bilinmez, gecenin körü, kapkaranlık...

Tam bu durumu anlamaya çalışıp çayımdan büyük bir yudum alacaktım ki, birden elektrikler gitti.

​Sanki görünmez bir el, modern hayatımıza aniden müdahale etmişti.

​Teknolojik çağın çocukları, değiliz ama bir elimizde akıllı telefonumuz, diğerinde bizi hayata bağlayan powerbankımızla kendimizi sokağa fırlattık. Güneşten korunacak serin bir köşe, sakin bir park bulup oturduk. Şimdilik her şey olması gerektiği gibi sessiz ve huzurluyken, birden kulakları sağır eden bir motor sesiyle irkildim. Bir tane olsa neyse, arkasından bir diğeri, derken üçüncüsü... Bizim mahallenin sokaklarında adeta bir yarış başladı. İçimden, "Şu İspanyollar boğa güreşinden, bizimkiler de egzoz bağırtmaktan bir türlü vazgeçemedi" diye geçirdim.

​Bu gürültüden kaçıp bir kafeye oturdum, hemen bir çay söyledim. Fakat çok geçmeden, bu kez de beynimizi tırmalayan o metal kesme aletinin sesiyle yerimden sıçradım. Meğer bir vatandaş dükkan tutmuş, önünde hunharca tadilat yaptırıyor. Kafedeki herkesle birlikte, çayımızı bırakıp orayı da terk etmek zorunda kaldık.

​Tam bu esnada, kıymetli dostum Dr. Tahsin Biner’den bir mesaj geldi: "Yahu abi, bir otelin hemen yanında beton makineleri sabahın köründe yarış edercesine beton döküyor. Bu gürültüye turist niye gelsin?" diye soruyor.

​İlahi hocam, senin de tatil anlayışın eskide kalmış! Belki de adamlar, kendi ülkelerindeki o sıkıcı ve aşırı düzenli hayattan sıkılıp, sırf bu coğrafyanın beton mikseri sesini dinlemek için geliyorlardır, kim bilir? Dünyada henüz böyle bir "gürültü turizmi" var mı bilmiyorum ama eğer yoksa bile, vizyoner belediyeciliğimiz ve inşaat merakımız sayesinde bu akımı da yıllar önce ilk biz başlatmışız demektir…

​Bu düşüncelerle, havaların o boğucu sıcağından kaçıp hiç olmazsa denizden gelecek iki gıdım serinliğe sığınayım diye sahil kenarındaki küçük belediye parklarından birine oturdum. Ben orada etrafı izlerken, yanıma kafası muhteşem güzel bir vatandaş yaklaştı. Hüzünlü bir sesle, "Siz gazeti misiniz?" diye sordu. Şimdi adama "Evet, gazetiyim" desem olmayacak; "Değilim" desem adam başka bir şey daha soracak. "Kırmızı etim" desem kilosu dünya para...

Aslında "Evet, yazıyorum" diyecektim ama bahtsız vatandaşın kelimeleri toparlayacak mecali kalmamıştı. Ben sadece "ah şu etil" diyebildim, o da arkasını dönüp gitti.

​Gözlerim sahil yolundaki trafiğe daldı sonra. O ona korna çalıyor, öbürü berikine el kol hareketleri yapıyor.

Ambulansla yarışan arabalar, birbirlerine arkadan selektör yapan sabırsız sürücüler... Tam bu kargaşanın ortasında, sevdiğim bir dostum çıkageldi.

Gözü masanın üzerindeki taşınabilir şarj cihazına ilişti ve umutla sordu: "Yahu dostum, hazır yakalamışken senden biraz elektrik alabilir miyim?"

​Gündüz kuşağının dertli programlarından öğle vaktinin o yakıcı beton sıcağına kadar geçen şu birkaç saatte anladım ki; bu memlekette elektrik almak da hayatta kalabilmek de artık tamamen kişisel bir batarya meselesidir. Bataryası çabuk bitenlerin ve sesi en çok çıkanların dünyasında, hepimize iyi şarjlar dilerim!

Esen kalın…