YIL 1999 ya da 2002… Cumhuriyetin kalelerinin sallandığı, Ankara kulislerinde paşaların, patronların, manşetlerin rejime biçtiği elbiseleri diktiği o kibirli günler.

Biri çıktı ve o meşhur manşet atıldı: “Muhtar bile olamaz.” Ne büyük siyasi okuma ama!

​Aradan tam çeyrek asır geçti. O gün "muhtar bile olamaz" denilen adam, bu ülkenin sadece Başbakanı, Cumhurbaşkanı olmadı; Türk siyasetinin yirmi beş yılına adeta bir mühür vurdu.

Kurulur kurulmaz iktidar oldu, bir kez olsun seçim kaybetmedi. Sağın o bitmek bilmez, kısır çekişmeleri; Doğruyol ile Anavatan liderlerinin ego savaşları yüzünden çöpe giden yüzde 15'lik oylar, adeta tepsi içinde bir iktidar hediye etti ona.

Barajı sadece iki parti geçti; biri iktidar oldu, diğeri ana muhalefet.

​Sonrasını hepimiz izledik. Solun prensi denilen Ertuğrul Günay’lar, bir dönemin parlayan genel başkanları Erkan Mumcu’lar, Süleyman Soylu’lar, Numan Kurtulmuş’lar…

Hepsi aynı parantezde, aynı binada buluştu. Erdoğan klasiğidir bu; kendisine en sert muhalefeti edenin bile kendi saflarına katılmasını ustalıkla becerir.

​Sadece onlar mı? 90’lı yılların o hıncahınç sokaklarında birbirine rakip olan ne kadar parti varsa, bugün ya Cumhur İttifakı’nın bir parçası ya da yeni pazarlıkların, yeni dengelerin nesnesi. Anavatan orada, Demokratik Sol Parti orada, Büyük Birlik orada ve en önemlisi Milliyetçi Hareket Partisi orada. En son Keçiören’deki yerel manevralarda gördük ki, CHP ile dahi yeni kapılar, yeni ittifak yolları yoklanıyor.

​Eski tüfeklerin "ama şöyle oldu, böyle kandırıldık" mazeretleri, siyaset tezgâhında kuru birer laftan ibarettir.

Ak Parti’nin ilk tüzüğünü açıp okuyun; bugün bu toplumun hayalini kurduğu, dürüstlükten özgürlüğe ne kadar kutsal kelime varsa alt alta dizilmiştir. Lakin siyaset, kâğıt üstündeki ideallerle değil, saatin her an değişen acımasız gerçekliğiyle yürür.

​O yıllarda medyanın tamamını, ekranları, köşe yazarlarını, sermaye arkasına almıştı. Karşısında çelikten bir duvar vardı. Ama şikâyet etmek yerine, zamanla o ortamı kendi lehine dönüştürdü, hatta o medyanın ta kendisini yarattı. Siyaseten bir başarı mıdır? Size ne kadar acı gelirse gelsin, yanıtı kocaman bir "evettir.

​Peki, sırrı ne? Altındaki sosyolojik taban niye çözülmüyor?

​Basit sloganlar. Çoğunluğun bastırılmış ruhunu okşayan cümleler. Karşısındakine "Ben de senin gibiyim, senin ta kendisiyim" hissini verebilen o politik zekâ. Türk seçmeninin nabzını o kadar iyi okudu ki, adamın elinden vazgeçme lüksünü bile aldı.

​Buradan çıkıp "Seçmen bizi anlamıyor, halk cahil, gerçekleri anlatamıyoruz" diyen o konforlu muhalefet bezirgânlarına sesleniyorum: Anlatamıyorsunuz çünkü dokunamıyorsunuz.

​Siyaset tarihine şöyle bir yaslanıp baktığımda görebildiğim iki usta var: Biri eski dönemin kurtlarından Süleyman Demirel’di, diğeri ise bu dönemin tartışmasız siyaset ustası Recep Tayyip Erdoğan. Efendim, ekonomi batmış, esnaf kepenk kapatmış, emekli aldığı maaşı doğrudan ev sahibine bırakıp kuru ekmeğe mahkûm kalmış…

Hepimiz biliyoruz bu tabloyu. Çarşıdaki pazardaki yangını görmemek için kör olmak lazım.

Peki, o emekliyi kendi safına çekememek kimin suçu? "Neden bu insan kuru ekmek yiyor de yine de vazgeçmiyor?" diye sorup, o insanın eliyle kucaklaşmaktan imtina edenlerin değil mi?

Siyaset dediğin, klimalı odalardan "halk bilinci" taslamak değil; o tabanın kokusunu içine çeke çeke iktidar yürüyüşü örmektir.

​İçinizden geçiyor biliyorum: "Her şey bitti, ekonomi çöktü, ilk sandıkta göreceğiz günlerini" diyorsunuz. Sonucu bugünden yazayım mı? Gerek yok, sandıklar açıldığında Türkçe meali hep birlikte okuruz. Aman sabır, lakin biraz da hakikatle yüzleşme vakti.

Esen kalın…