​ALANYA’NIN o gürültülü, betonlaşmış kıyılarından biraz uzaklaşıp Toroslar’ın eteğine doğru tırmandığınızda, Akdeniz’in başka bir yüzüyle karşılaşır insan.

Yıllardır turizmi çeşitlendirmekten, denizin ve kumun kabuğundan sıyrılıp bu dağların ruhuna dokunmaktan bahseder durur duayenler. Her panelde, her turizm zirvesinde dile getirilir bu cümleler: “Turizmi kırsala yaymalıyız.”

​Ancak o büyük lafların altı pek dolmaz, o somut, dört başı mamur projeler bir türlü hayata geçirilemez ya da raflarda unutulup gider.

​İşte tam da bu yüzden, takvimler 2009 yılının kasım ayını gösterdiğinde ortaya atılan bir proje vardı ki, duyurulduğu o gün içimizde tatlı bir umut yeşertmişti.

Adı: Otantik Köy Evi Projesi. Bir Zamanlar Justinianapolis’ti.

​Gelin hafızamızı biraz tazeleyelim.

​Roma döneminde Justinianapolis adıyla kurulan, asırlara meydan okuyan İncirkırı köyü…

350 yıllık geçmişiyle, içinde zeytinyağı üretim depolarından şarap evine, Osmanlı dönemine ait camiden çeşmelere kadar tarih kokan bir coğrafya. 1950’lerde tarımın sahil şeridine kaymasıyla sessizliğe bürünen, 1970’te ise bir salgın hastalık korkusuyla tamamen terk edilen bir hayalet köy. Yaklaşık kırk yıl boyunca kimsenin ayağını basmadığı, taş duvarları arasına zamanın hapsolduğu bu mistik yer, dönemin Alanya Kaymakamı Hulusi Doğan öncülüğünde ayağa kaldırılmak istenmişti.

​Hani o duyduğunuzda kulağa bir film senaryosu gibi gelen o proje: Köydeki evler ve araziler sahiplerinden on yıllığına bedelsiz kiralanmış, ilk etapta yirmi sekiz tarihi taş ev aslına uygun restore edilecek, otuz ev etnoğrafik müze ve pansiyon haline getirilecekti.

Elli dönümlük arazide organik tarım yapılacak, 500'er adet zeytin ve incir fidanı dikilecekti. Kaybolmaya yüz tutmuş kalaycılık, semercilik gibi zanaatlar yeniden canlandırılacak; deresinde tatlı su kaplumbağalarının yaşayacağı bu özel köye fayton ve deve harici motorlu araç sokulmayacaktı. Hatta Selçuklu İpek Yolu üzerinde develerle gezi turları bile planlanmıştı.

​Dönemin kaymakamı, Sapadere köyünden bile daha çok turist çekeceğini iddia ediyordu bu projenin. O günlerde bir hayli yol da alınmıştı. Sahipsiz kalan bir tarih, yeniden can bulma niyetindeydi.

​Şimdi aradan yıllar geçti. O on yıllık kira sözleşmelerinin mürekkebi çoktan kurudu. Soru net: O projenin akıbeti ne oldu?

​Kira sözleşmeleri bittiği için bu güzel hayalden vaz mı geçildi? Yoksa o taş evler yeniden kertenkelelerin ve yabani otların insafına mı terk edildi? Bugün o coğrafyada, o sessiz dağ başında, kamuoyunun bilmediği bambaşka bir rüzgâr mı esiyor, yoksa her şey gibi bu da tozlu arşivlerde kalan bir "başlanmayan bir hikâye" olarak mı kaldı?

​Bunu tam olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Alanya’nın hala denize sıkışıp kaldığı, alternatif turizm denince akla sadece geçici heveslerin geldiği gerçeğidir.

​​Aslında mesele sadece İncirkırı’nın taş duvarlarını onarmak değildir. Mesele, bu ülkenin hafızasına, köklerine ve o eşsiz coğrafyasına sadakat borcunu ödemektir.

​İncirkırı projesi yeniden ayağa kaldırılabilir. Yeter ki niyet olsun, yeter ki o masalın kahramanları hikâyeyi yarıda bırakmasın. Bürokratik engeller aşılır, hukuki süreçler tamamlanır ve gerekli bütçe bulunur. O projeden bu gerekçelerle vazgeçilmişti.

Alanya’da bir köyün sokaklarında motor sesleri değil, yeniden fayton seslerinin yankılandığı, tencerelerde organik aşların kaynadığı o günleri görmek hâlâ mümkün olur mu dersiniz?

Esen kalın...