TÜRKİYE’DE tarım yapan nüfusun son otuz yılına baktığınızda, bir milletin bindiği dalı nasıl büyük bir iştahla kestiğini ibretle izlersiniz. Cumhuriyetin ilk yıllarında, o yıkık dökük, demir demir öksüren genç cumhuriyetin kurucuları ne demişti? "Köylü milletin efendisidir." O söz sadece bir hamaset cümlesi değildi; bu ülkenin sırtını yaslayacağı en mukaddes kale, en adil bölüşüm anahtarıydı. Atatürk’ün çiftlikleri, aydınlatılan köyler, köylünün elleriyle örülen bir kalkınma destanı...

​Bugün o efendiler sararıp soldu. Son otuz yılda Türkiye’de tarımla uğraşan nüfusun eriyişi, sessiz bir demografik felakettir. Çiftçilik yapan nüfus, son otuz yılda yarı yarıya eridi; milyonlarca insan toprağını terk edip beton yığınlarına, asgari ücret mahkumiyetine sığındı. Çiftçiliğin Türkiye genelindeki yaş ortalaması bugün 55 ila 58 arasında değişiyor. Yani tarlada ter dökenler artık genç fidanlar değil, sırtı romatizmadan bükülmüş, elleri nasırlı ulu çınarlar.

​Alanya’da bile, o parıltılı otellerin, turist kaynayan sahil şeridinin arkasındaki Dim Çayı vadilerinde, avokado bahçelerinde durum farklı değil. Muz serasına giren eller artık yorgun; gençler bu seralara girmeyi çoktan reddetti. Peki, bu çocuklar neden baba ocağını, o bereketli toprakları sırtına dönüp kaçıyor? Suçlu kim? Gençler "tembel" olduğu için mi tarlayı terk ediyorlar, yoksa sistem onları bu topraklardan kovuyor mu?

​Tarladan Kopuşun Gerçek Gerekçeleri

​Gübreye, mazota, ilaca gelen zamlar karşısında harcanan emeğin karşılığı sıfıra sıfır, elde var borç. Ürettiği domatesi, muzu maliyetinin altında satan çiftçinin çocuğu, o tarlada geleceği olmadığını çok erkenden görüyor. Tarımda sosyal güvencenin, emeklilik hayalinin tarlanın verimine bağlı olması; gençleri kentin neon ışıklarına, kuryeliğe, plazaların gaddar düzenine mahkûm ediyor.

​Bununla birlikte, meselenin kökeninde çok daha derin yapısal dönüşümler yatıyor. Hızla artan sanayileşme ve buna eşlik eden kent konforunun cazibesi, kırsalın geleneksel ve yalıtılmış yaşam tarzını gençlerin gözünde anında cazibesini yitirmiş bir mahkumiyete dönüştürdü.

Klimalı ofisler, sosyal imkanlar, 7/24 internet erişimi ve hareketli şehir hayatı, köydeki çamurlu yolların ve ibtidai imkanların karşısında alternatifsiz birer cazibe merkezi oldu.

​Öte yandan, tarımdaki fiziksel emek zorluğu ve iklim krizinin getirdiği öngörülemez riskler, gençleri bu sektörden uzaklaştıran bir diğer büyük duvar. Sabahın kör ayazında dondan korumak için seraya koşan, yazın kırk derece sıcağında tonlarca yükü sırtlayan bir nesil yetişti; ancak yeni nesil, bu insanüstü bedensel eforun karşılığında asgari ücretten bile mahrum kalan bir hayatı kabullenmiyor.

Tarımın sigortasız, güvencesiz ve günde on iki saatlik angarya döngüsü, gençlerin modern iş gücü piyasasındaki hak arayışıyla taban tabana zıt düşüyor.

​Yıllarca "okuyamazsan tarlada kalırsın" ezberiyle büyütülen bir kuşağın, çiftçiliği bir onur meselesi değil, bir "başarısızlık cezası" olarak görmesi sağlandı.

Cumhuriyetin o gururlu köylüsü, bugün borç batağında kıvranan, sesini Ankara’ya duyuramayan bir "üvey evlat" muamelesi görüyor.

Toprak küskün, gençler kaçkın, yarınlarımız ise karanlık.

​Toprağına yabancılaşan bir ülke, geleceğine nasıl sahip çıkabilir?

Bu toprakların yeniden üretebilmesi için gençlerin tarlaya barışması sağlanmalıdır. Ya da onları topraktan koparan gerekçeler hızla ortadan kaldırılmalıdır.

Esen kalın…