HAYAT, durmaksızın değişen, bazen en emin olduğumuz anlarda bile altımızdaki zemini kaydıran devasa bir sahne. Bu sahnede bize biçilen roller mi önemlidir, yoksa o rollere verdiğimiz yön mü? Bugün, adımlarımı her attığımda zihnimde yankılanan, çocukluğumdan beri kulağıma küpe yaptığım ve büyüdükçe özellikle de o "büyüme" denen şeyin faturalar ve sorumluluklarla geldiğini anladıkça– değerini çok daha iyi anladığım bir baba öğretisinden bahsetmek istiyorum size.
Biz, bir kız çocuğu olarak büyümenin ne demek olduğunu o erken yaşlarda, babamın şu sözleriyle öğrendik: “Hayatın kenarında değil, merkezinde olacaksınız. Her işi öğreneceksiniz ve kendiniz dimdik durabileceksiniz.” Çocukken bu cümleyi duyduğumda kafamda canlanan şey, pelerinli bir süper kahraman gibi ortamlarda süzülmekti elbette. "Tamam babacım, hallederiz" deyip geçtiğim, o yaşlarda sadece teorik birer "havalı cümle" gibi duran bu nasihatler, meğer hayatın acımasız staj dönemine hazırlıkmış. O zamanlar "Her işi öğreneceksiniz" dendiğinde olayın patlayan sigortayı değiştirmekten, bozulan musluğu tamir etmeye, hatta gerekirse sanayide usta aramaya kadar varacağını nereden bilebilirdim ki? Bugün kocaman bir kadın olup hayatın o meşhur getirileriyle (ve götürdükleriyle) yüzleşirken, bu öğretilerin her biri benim vazgeçilmez sığınağım oldu. Meğer babam bize sadece akıl vermemiş, bizi adeta bir "hayatta kalma timi" gibi yetiştirmiş!
Ancak babam, bu güçlü duruşun yanına öyle bir şerh koymuştu ki, işte o söz bugün benim asıl pusulamdır: “Ne erliğine, ne varlığına, ne de güç ve kudretine güvenmeyeceksin.” Yani demek istiyor ki; ne arkandaki kalabalık baki, ne kendi iraden ve gücün, ne de malın mülkün... Hayat bir saniyede tersine dönebilir. Kibirle yaslandığın o unvanlar, her ay tıkır tıkır yatan o maaşlar ya da elindeki tüm maddi güç, ansızın gelen bir sağlık sorununda bir anda anlamını yitirebilir. Babam bu sözüyle bize, en büyük gücün "sağlık", en büyük erdemin ise "mütevazılık" olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Güçlü olmakla kibirli olmak arasındaki o ince çizgiyi çekiyor, bir yandan da göz kırpıp ekliyordu: “Çalışın, üretin ve mücadeleyi asla bırakmayın.”
Çocukken dinleyip "Aman canım, biz zaten çok güçlüyüz" diye hafife aldığımız o cümleler, şimdi yetişkinlik hayatımda her tökezlediğimde dizlerimi silkeleyip ayağa kalkmamı sağlayan birer iç sese dönüştü. "Ben bu işi de çözerim, neleri çözmedim ki!" özgüveninin arkasında hep o çocukluk yıllarının hayat kurtaran nasihatleri var.
Tam da bu yüzden, biz kadınlar olarak artık şu masal pembeliğinden bir sıyrılmamız gerekiyor galiba. Unutmayalım ki; bizi kurtaracak şey o pembe prenses kalıpları değil, gerçek hayatın tam da içinde, tozun toprağın arasında büyümektir. Ne karşımıza çıkan ilk cadının o tatlı, cazip elmasına kanalım; ne de bir prensin gelip bizi fani dünyadan, kendi uykumuzdan uyandırmasını, bizi hayata döndürmesini bekleyelim. Kendi elmamızı kendimiz seçelim, uyanacaksak da kendi çalar saatimizin sesiyle uyanalım!
Bugün dönüp dünyaya baktığımda bu öğretinin kıymetini çok daha net görüyorum. İnsan, kendi emeğiyle yoğrulup dimdik durmayı öğrenirken, aynı zamanda hayatın kırılganlığını da unutmamalı. Gerçek bağımsızlık; kimseye muhtaç olmayacak kadar donanımlı olmak, ama her şeyin bir nefeste değişebileceğini bilecek kadar da hayata karşı saygıyla eğilebilmektir.
Babamdan aldığım bu mirasla biliyorum ki; rüzgar ne yönden eserse essin, fırtına ne kadar sert olursa olsun, kalbinde mütevazılığı, elinde emeği (ve gerektiğinde o musluğu tamir edebilecek gizli süper güçleri) olan bir kadını yıkmaya hiçbir şeyin gücü yetmez. Bize düşen, o cam ayakkabıları bir kenara fırlatıp hayatın tam merkezinde, kendi ışığımızla ve bu kıymetli nasihatin rehberliğinde dimdik yürümeye devam etmektir.
Ve son olarak; kız çocuklarını birer süs bebeği gibi değil, hayatın tam ortasında fırtınalara göğüs gerebilecek birer savaşçı gibi yetiştiren, onlara gölgelere sığınmayı değil kendi güneşleri olmayı öğreten o vizyoner, kocaman yürekli ve dik duruşlu kız babalarına... Dünyayı sizin yetiştirdiğiniz o güçlü kadınlar güzelleştirecek.