ALANYA’NIN ateşi yüksek, ama bu ateş siyasetin değil, çarşı pazarın, mutfağın ateşi. Siyaset kendi meşrebince yuvarlanıp gidiyor da vatandaşın derdi bir başka: Geçim derdi.

​Alanya sokaklarına bir bakın; o bildiğimiz curcuna, o alışıldık bereketli hareketlilikten eser yok. Turizmciler "Temmuz ayında oteller boş" diye hayıflanıyor. Sebebi de çok açık; memleketin her ferdi bir gecede iktisat profesörü kesildi.

Alan da satan da hesabını saniyelik yapıyor. Çarşı pazarın tadı tuzu kalmadı. Üreten "kurtarmıyor" diyor, tüketen "canım yanıyor" diye inliyor.

Kimsenin kimseye hayrının olmadığı, insanın vicdanını sızlatan bir düzen bu.

​Alanya’nın can damarı turizmdir. Binlerce insanın alın teri, bölge tarımının nefes borusu bu sektör, bugün tıkanmış durumda.

​Size iki misal vereyim, durumun vahameti anlaşılsın. Yıllardır Side’ye, aynı otele giden bir Alman aile var.

Yine sistemden rezervasyon yapacaklar, karşılarına çıkan fatura dudak uçuklatıyor: 5 bin Euro'ya yakın! Aile haklı olarak şaşkın: "Biz geçen sene bunun yarısına geliyorduk, bu kadarı da insaf!" deyip iptal ediyorlar.

Nedeni maliyetler...

​Eskiden işletmeler arasında makul, kabul edilebilir fiyat farkları olurdu. Şimdi o da kalmadı. Memleket ikiye bölündü: Parası olanların "kral" gibi yaşadığı yerler bir yanda, parası olmayıp sadece vitrinden bakarak "eskiden ne güzeldi" diye iç geçirenlerin olduğu yerler öbür yanda. Geçen gün sosyal medyaya bir fatura düştü; altı kişilik sac kavurmaya 9 bin lira yazmışlar, hesap 14 bin lira! Bir asgari ücretlinin yarım aylık alın teri, bir emeklinin neredeyse bir aylık yaşam mücadelesi.

​"Efendim, böyle fiyat mı olur, niye yazmışlar?" demeyin, oluyor. Benim asıl takıldığım o faturanın altındaki vatandaş yorumları. Orada biriken öfke, o büyük bıkkınlık...

Diyor ki vatandaş: "Gitmeyin kardeşim böyle yerlere! Yazık paranıza, emeğinize." İşte asıl tehlike burada. Bu tepki bir boykota, bir halk hareketine dönüştüğünde, olan yine dürüst, vicdanlı esnafa oluyor. "Efendim vergiler, kiralar, personel ücretleri belimizi büktü" diyorlar; doğrudur, zordur. Ama bu savunma sadece makul fiyatlarda geçerli olur. Senin dükkanının zararını, kendi geçiminin derdinde olan vatandaş mı karşılayacak? Bu reva mıdır, bu hak mıdır?

​İçinizi kararttım, farkındayım. Gelin bu ağır mevzuyu, bizim toprakların o ince zekasıyla, yüzümüzde acı da olsa bir tebessümle bağlayalım.

​Nasreddin Hoca, akşamüstü çınar altındaki kahveye gider. Orta şekerli bir kahve söyler, şöyle bir yudumlar, dünyadan elini eteğini çeker...

Kalkarken de masaya bir akçe bırakır, kimseyle lafa dalmadan usulca evinin yolunu tutar.

​Bir yıl böyle, iki yıl böyle, üç yıl böyle... Ritüel hiç değişmez. Derken devran döner, ekonomi bozulur, kahvenin fiyatı iki akçe olur. Ama kahveci, Hoca'ya "Zam geldi" demeye çekinir. Yine de her gün bir akçe zarar, içini kemirir.

​Bir akşamüstü, Hoca'nın kahvesini getirirken bir pusula yazar, fincanın altına iliştirir. Hoca kahvesini içerken pusulayı görür, okur: "Hocam, kahve Yemen’den gelir, yolları ırak... Bir akçe yetmiyor artık, iki akçe bırak!"

​Hoca hiç istifini bozmaz, yüzünde o meşhur tebessüm belirir. Çıkarır kalemini, pusulanın arkasına cevabını yazar. Kahvesini bitirir, masaya yine bir akçe bırakır, ağır ağır kalkar gider.

​Kahveci büyük bir heyecanla koşup pusulayı okur: "Bilirim kahveci... Kahve Yemen’den gelir, yolları ırak... Bir akçe yetmiyorsa, kahveciliği bırak!"

​Esen kalın.