SİYASETİN nabzı Ankara’nın o ağır ve puslu koridorlarında değil, aslında Anadolu’nun tozlu yollarında, emeklinin boş fileyle döndüğü pazar yerlerinde ve işçinin sabah siftahı yapamayan esnafla dertleştiği o küçük kahvehanelerde atıyor.
Bizim milletimiz sabırlıdır, kanaatkardır, her daim "Devletim var olsun" der ve ekmeğini adeta taştan çıkarır ama mutfaktaki yangın artık bacayı sarıp tencerede aş yerine dert kaynamaya başlayınca, bakışlar hemen o bildik adrese, yani sandığa döner.
Türkiye’nin siyasi hafızasına şöyle bir yolculuk yaptığımızda, Merhum Demirel’in o meşhur "Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur" sözünün aslında Türk demokrasisinin yazılmamış anayasası olduğunu görürüz.
Tarih bu topraklarda hep tekerrürden ibarettir; sandık ufukta göründü mü ekonomi kitabının kuralları rafa kalkar, yerine "seçmen kalbi kazanma" kılavuzu gelir.
Rahmetli Turgut Özal’ın o meşhur ve tarihe geçen "Seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyiz?" sözü, aslında Türk siyasetinin samimi bir itirafı ve seçim ekonomisinin gayri resmi mottosudur…
Nitekim 1987 seçimleri öncesinde musluklar sonuna kadar açılmış, memura işçiye müjdeler yağdırılmıştı; ancak sandıklar kapanıp oylar sayıldıktan hemen sonra, o gülen yüzlerin yerini bir gecede gelen dev zamlar ve kemer sıkma politikaları almıştı. 1991’de Süleyman Demirel ve Erdal İnönü iktidara gelirken "herkese iki anahtar" vaat etmişti ama o anahtarların faturası 1994’ün meşhur 5 Nisan kararlarıyla, yani Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik reçetelerinden biriyle halkın sırtına yüklenmişti.
2002 öncesinde de tablo farklı değildi; 2001 krizinin enkazı altında kalan kitleleri teselli etmek için atılan her adım, seçim sonrasının o devasa siyasi ve ekonomik değişimine zemin hazırlamıştı…
Ben de aynen öyle görüyorum; maziye bakınca geleceği okumak zor değil, en geç 2027 Kasım ayında o sandık mutlaka önümüze gelecek. Yani kısacası 2027 yılı; seçim ekonomisinin son sürat uygulandığı, ocak ayında enflasyonun çok üzerinde yapılacak asgari ücret, emekli ve memur zamlarıyla dar gelirlinin yüzünün bir nebze güldürüldüğü, piyasaya ucuz kredilerin saçıldığı bir yıl olacak.
Sokaklar hareketlenecek, seçim marşları her köşe başında yankılanacak, parti binaları rengarenk bayraklarla süslenecek ve vatandaş, elindeki o tek mühür sayesinde siyasetçiler nezdinde kendini dünyanın en değerli, en el üstünde tutulan insanı hissedecek.
Ancak bu pırıltılı manzara, aslında yaklaşan fırtınadan önceki o meşhur sessizlik ve sahte bahardır.
Zira Türkiye’de erken seçim, hiçbir zaman ekonomik dertlerin kalıcı olarak çözüldüğü bir final değil, aksine o dertlerin üstünün "seçim sonrasına kadar" örtüldüğü bir perdedir.
Piyasaya sürülen o yapay bolluk ve vergi afları, aslında seçimden sonra ödenecek olan çok daha büyük bedellerin peşinatıdır.
Seçim akşamı oylar sayılıp perdeler kapandıktan sonra, bugün neyi yaşıyorsak, muhtemelen bir miktar daha ağırını yaşayacağımız o sert ve soğuk gerçeklikle baş başa kalacağız.
Ankara kulislerinde bugünlerde "Zamanında seçim" mesajları verilebilir ama sokağın feryadı her zaman kendi takvimini yaratır. Eğer 2027’nin o beklenen refah ayları gerçekten kapımızı çalarsa, bilin ki o bolluğun hemen arkasında bir sandık, sandığın hemen arkasında ise acı bir reçete gizlidir.
Bakalım o takvim bu kez kimin lehine işleyecek, bekleyip göreceğiz; zira siyasetin cilvesi de milletin o meşhur feraseti de tam burada, o sandık ile mutfak arasındaki ince çizgide gizlidir. Esen kalın...