BİZ bu filmi nerede görmüştük?

​Hafızamızı tazeleyelim…

​Televizyon ekranlarında sakin, çelebi, ses tonunu hiç yükseltmeyen bir bürokrat belirdi.

Karşısına çıkan dönemin en dişli siyasetçilerini, havada uçuşan dosyalarla, devlet jargonunun o soğukkanlı gri rengiyle adeta pert ediyordu. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun koridorlarından geliyordu; devleti, mevzuatı, hangi evrakın hangi çekmecede durduğunu ezbere biliyordu. Çizdiği imaj netti: Dürüst, sakin, kurallara bağlı. Sonra bir kaset komplosu patladı. Deniz Baykal, Türk siyasi tarihinin en sarsıcı rüzgarlarından biriyle koltuğundan oldu. Ve o sakin güç, hani o "Gandizm" rüzgarları estiren lider, "Asla aday olmayacağım" dedikten tam 24 saat sonra pat diye o koltuğa oturdu.

​İşte o gün, Türk siyaset sahnesine yeni bir lakap ithal edildi: Bay Kemal.

​Hakkını yemeyelim; tarihin en büyük sivil eylemlerinden birine imza attı. Ankara’dan İstanbul’a kadar, elinde sadece "Adalet" yazan bir dövizle tam 432 kilometre yürüdü. Dünya siyaset tarihi böyle bir dayanıklılık görmemişti.

​Gitti, o büyük yürüyüşün adaletini partisinin kurultaylarında aradı. Kendisine muhalif olan kim varsa, o kibar, o "sakin" üslubuyla ama bürokrasinin tıkır tıkır işleyen tasfiye mekanizmasıyla partiden uzaklaştırdı. Ankara asfaltını aşındıran adalet ayakları, parti içi muhalefete gelince birden "statüko" duvarına dönüştü.

​Şehit cenazesinde yumruk yedi, gıkı çıkmadı. Linç girişimine uğradı, o soğukkanlı, "buz adam" tavrından ödün vermedi. Toplum olarak üzüldük, "Bu kadar dürüst bir insana bu yapılır mı?" dedik. Duygulandık, hüzünlendik. Ama siyaset duygusallık kaldırmıyordu işte. Her seçime büyük umutlarla girdi. Her seçim gecesi "Öndeyiz" tweetleri atıldı, sandıklar terk edilmedi, ajanslar suçlandı. Ertesi sabah uyandığımızda ise karşımızda hep aynı tablo vardı.

​Cumhurbaşkanı Erdoğan bu fırsatı kaçırır mı? Meydanlarda, mitinglerde, televizyonlarda diline doladı o meşhur tekerlemeyi: "Bay bay Kemal!"

​Biz de ekran başında, trajikomik bir filmin hiç değişmeyen finalini izler gibi hem güldük hem düşündük. O ise her mağlubiyetin ardından kameraların karşısına geçip, "Yenilmedik, aslında kazandık, oylarımızı artırdık" diyerek adeta kuantum siyasetinin ilk temellerini attı. Ve nihayet, kronikleşen bu kaybetme serüveninin zirve noktasına ulaştık: 2023

​Kendi kurduğu altılı masanın, kendi getirdiği anketlerin, kendi seçtiği danışmanların "Sen aday olursan kazanamayız" çığlıklarına kulaklarını tıkadı. "Ben Kemal, geliyorum" dedi.

​Geldi… Ve her zaman yaptığı gibi, yine gitti. Gidişi bile "Bürokratik" oldu.

​Büyük iddialarla girdiği seçimi kaybedince, bu sefer koltuğu da koruyamadı. Kendi yetiştirdiği, "Evladım gibi" dediği Özgür Özel ve değişimciler, ilk kurultayda altındaki o çok sevdiği genel başkanlık koltuğunu çekiverdi. Özgür Özel liderliğindeki CHP, girdiği ilk yerel seçimde tarihi bir zafer kazandı. Yıllar sonra Türkiye’nin birinci partisi oldu. O günden bu yana da yapılan tüm anketlerde birinci sıradaki yerini titizlikle koruyor. Demek ki neymiş? Doğru stratejiyle, halkın sesini dinleyerek de seçim kazanılabiliyormuş. Şimdi sormak lazım: Bay Kemal özlenmez mi?

​Vallahi özlenir. En çok da kim özler biliyor musunuz? Karşısında her seçimde rahat bir nefes alan, "Bay bay Kemal" diyerek meydanları coşturan siyasi rakipleri özler. Çünkü o; kaybetmeyi bir sanat haline getiren, yürümeyi çok iyi bilen ama bir türlü hedefe varamayan Türk siyasetinin en kibar, en "sakin" ve en istikrarlı kaybedeniydi. Neticede siyaset böyle bir kazan, dün bay bay Kemal bugün hay hay Kemal.

Esen kalın...