İş hayatında eksik olmak büyük bir sorun değildir.

Bilgi eksiktir, tamamlanır. Deneyim eksiktir, zamanla kazanılır. Sistem eksiktir, kurulur. Eksikler çalışılarak kapanır. Hatta çoğu zaman insanı geliştirir.

Ama fazla iseniz? Sorun orada başlar.

Buradaki “fazla”, gereksiz olan değil; bulunduğu yerin kaldıramadığı değerdir.

Çok iyi yabancı dil bilirsiniz. Tecrübeyi sadece yaşamış değil, anlamışsınızdır. Sorunları görür, çözümünü de düşünebilirsiniz.

Empati kurarsınız. Tolerans gösterirsiniz. Genel kültürünüz geniştir. Bulunduğunuz ortamın talep ettiğinden daha fazlasını taşırsınız.

Ve her ortam bu fazlayı taşıyamaz.

Birçok iş yerinde insanlar ne yapacağını bilmez değildir. Aksine, fazlasıyla bilir. Hangi hatanın tekrar ettiğini görür, nasıl çözüleceğini tarif edebilir.

Ama çoğu zaman o adım atılmaz.

Bilgi vardır. Yetenek vardır. Çözüm de vardır. Eksik olan uygulanabilirliktir. Bu yüzden insanlar susar.

Göze batmamak için… Düşman kazanmamak için… İşini kaybetmemek için… Bazen emeğinin karşılığını alamayacağını bildiği için…

Bazen de doğruyu söylemenin bir şey değiştirmeyeceğini gördüğü için…

Ve çoğu zaman daha önce denediği, aynı duvara çarptığı için.

Bu yüzden birçok kişi aslında yetersiz değildir. Belki de fazlasıyla yeterlidir.

Sadece o yeterliliği ne zaman kullanmaması gerektiğini öğrenmiştir. Buna kimileri olgunlaşma der.

Bir adım daha ileri gidelim.

Bazı insanlar sadece daha fazla bilmez; daha fazlasını görür. Herkes olanı görürken, o olabilecekleri de görüyordur.

Çoğunluk mevcutla yetinir. O ise potansiyeli görür.

Birçoğu sıradan bir işi kabul eder. O ise aynı işin daha iyi, daha doğru, daha estetik; hatta çoğu zaman daha ekonomik yapılabileceğini bilir.

Fakat görülen her şey karşılık bulmaz.

Anlatmaya çalışırlar, karşılık bulamazlar. Uygularlar, devamı getirilmez. Israr edince de direnç oluşur.

Bir noktadan sonra iki yol kalır:

Söylenirse dikkat çekilir. Susulursa içeride birikir. Her iki durumda da bedel vardır.

Yetenek ortaya konulur, sorun çözülür… Ama bu kez fazla görünür hâle gelinir ve geri durulur.

İşte asıl yorgunluk burada başlar.

Bir örnek…

Yönetim kuruluna sunulmak üzere günlerce çalışırsınız.

Dağınık verileri toplar, gereksiz detayları ayıklar, her şeyi tek sayfaya indirgersiniz.

Net bir rapor. Anlaşılır, toparlayıcı, tüm resmi gösteren… Sunum biter.

Başkan bakar, durur… Sonra şöyle der: “İşte bu! Nihayet…”

Kısa bir memnuniyet anının ardından şu cümle gelir:

Bundan sonra her ay tüm birimlerden bu formatta rapor istiyorum.”

Ve o anda fark edersiniz…

Sadeleştirdiğiniz şey, yeni bir yük hâline gelmiştir. Bakışlar size odaklanır. Ortaya koyduğunuz değer, çoğalan bir beklentiye dönüşür.

Bu yüzden bazı yerlerde insanlar çözüm üretirken temkinlidir; çünkü her çözüm, yeni bir sorumluluk olarak geri dönebilir.

Bu durum sadece iş hayatına özgü de değildir. Bazen en büyük güç, yapabileceği hâlde geri durabilmektir.

Genç yaşta tahta geçen Kraliçe II. Elizabeth, ülkesinde yaşanan felaketler karşısında yerinde duramaz.

Olay yerlerine gitmek ister. Halkın yanında olmak, taziyelere katılmak gelir içinden. Ama saraydaki tecrübeli büyükannesi onu sürekli durdurur:

Şimdi değil… Bu aşamada gidemezsin. Teamüller var.”

Genç Kraliçe dayanamaz:

Ben Kraliçeyim… Ve hiçbir şey yapmıyorum. Halkın yanında olmam gerekmez mi? Ama böyle durmak, hiçbir şey yapmamak çok kolay!”

Cevap nettir:

Hayır… Bazı durumlarda hiçbir şey yapmayacaksın. Ve hiçbir şey yapmamak, en zorudur. Bütün enerjini kullanman gerekir.”

İş hayatında ise çoğu zaman durum farklıdır. Geri durmak bir tercih değil, çoğu zaman bir zorunluluk olabilir.

Yapmamak ikiye ayrılır: Biri bilinçli bir karardır. Diğeri mecburi bir suskunluk.

İlki güçtür. İkincisi yorgunluk.

Bir şey yapmak enerji ister. Ama yapabilecekken yapamamak çok daha fazla enerji tüketir.

İnsanları yoran iş yükü değildir. Yapabileceklerini bildikleri hâlde yapamadıklarıdır.

Bu, aidiyet duygusunu da zayıflatır. Çünkü mesele eksik olmak değildir; fazla olmaktır.

Bazı insanlar eksik oldukları için değil, fazla oldukları için zorlanır.

Daha çok bildikleri için değil, daha fazlasını gördükleri için…

Ve çoğu zaman gördüklerini nereye koyacaklarını bilemedikleri için.


Ve bazen en zor olan şey eksik olmak değil; fazla olduğun yerde hâlâ sığmaya çalışmaktır.