Bir yapan pişman, bir de yapmayan...
Turizm sektöründe uzun yıllar çalışmış birçok yönetici, kariyerinin bir döneminde aynı düşünceye kapılır.
İşsiz kaldığı ya da yeni bir fırsat beklediği günlerde, yılların yoğun temposu da etkisini göstermeye başlar.
Uyku düzeni bozulur. Gece geç saatlere kadar televizyon dizileri izlenir, internette oyalanılır. Sabahlar öğlene yaklaşır.
Sonra o meşhur düşünce belirir.
"Yıllarca gündüz operasyonunun keşmekeşiyle uğraştım." "Şimdi zaten geç yatıyorum."
"Gece müdürlüğü boşmuş." "Gece daha sakin olur." "Hem serin..." "Gündüz de güzelce uyurum."
Üstelik otellerin en zor doldurduğu pozisyonlardan biridir gece müdürlüğü.
İlanları hiç eksik olmaz.
Deneyimli birçok yönetici, kariyerinin belki de en büyük yanılgılarından birine doğru böyle yürümeye başlar.
Çünkü gece müdürlüğü, gece çalışmak değildir.
Herkes uyurken koskoca bir oteli tek başına yönetmektir.
Gece müdürlüğünün en ilginç çelişkilerinden biri şudur:
Her şey yolundayken gece müdürüne çoğu zaman yalnızca "gece bekçisi" gözüyle bakılır. Ücreti de, yetkisi de, gördüğü değer de buna göredir.
Ama gece saat 02.30'da ciddi bir kriz çıktığında aynı kişiden bir anda genel müdür soğukkanlılığı, emniyet müdürü refleksi, hukuk bilgisi, kriz yöneticisi becerisi ve gerektiğinde psikolog sabrı beklenir.
Bir anda herkesin gözü ona çevrilir.
Çünkü o saatlerde otelin bütün sorumluluğu onun omuzlarındadır.
Gece müdürü hem binayı hem de kurumun itibarını korumaya çalışır.
İşin ironik tarafı ise şudur.
Sabah hiçbir sorun yaşanmamışsa kimse gece müdürünü hatırlamaz.
Ama küçük bir aksaklık olmuşsa ilk hesap sorulan kişi odur.
İyi bir gece müdürünün en büyük başarısı çoğu zaman sabah anlatacak bir olay bırakmamış olmasıdır.
Ama bu durum çok uzun sürdüğünde de şüpheler başlar… "Acaba uyuyor mu bu?"
O yüzden ara sıra rapora bir klişe atılır; "Kavga çıkmak üzereydi. Misafirleri sakinleştirip odalarına gönderdim."
Gece müdürlerinin klasik eziyetlerinden biri de haftalık departman müdürleri toplantılarıdır.
Genellikle sabah saat 10.00'da yapılır. Kâğıt üzerinde son derece mantıklıdır. "Sonuçta o da departman müdürü."
Evet... Ama küçük bir ayrıntı vardır. O müdür toplantıya evinden gelmez.
Muhtemelen sabah saat 08.00'e kadar otelin bütün yükünü tek başına taşımıştır.
Toplantıya oturduğunda yaklaşık yirmi dört saattir ayaktadır.
Artık biyolojik olarak normal düşünme ve odaklanma kapasitesi ciddi biçimde azalmıştır.
Buna rağmen toplantıya katılması beklenir. Sanki yoklama alınmaktadır.
Sanki söz hakkı verilmekte, yönetime dâhil edildiği hissettirilmektedir.
Oysa çoğu zaman ne konuşulanları sağlıklı takip edebilir ne de verimli katkı sunabilir.
Çünkü zihni artık toplantıda değil, yastığındadır.
Daha da ilginci... Bazı genel müdürler,
"Ben gelmeden çıkma." der. 23:00-07:00 olması gereken mesai, 20:00-09:00 a dönüşür. Nöbetçi müdürden de tasarruf edilir.
Belki iyi niyetle... Belki birkaç konu daha konuşmak için...
Ama o birkaç dakika, bütün gece ayakta kalmış bir insan için saatler kadar uzundur.
Ben de bu görevi üç yıl yapmış bir yönetici olarak, rutin sağlık kontrollerimde doktorumdan hiç unutamadığım şu sözleri duymuştum.
"Üç yıl mı?" "Bu süre yeterli." "Hatta fazla bile." "Mümkünse hemen değiştirin bu görevi."
Şaşırmıştım. "Neden?" diye sordum. Sandalyeye yaslandı ve şöyle dedi:
"İnsan vücudu bütün sağlıklı canlılar gibi biyolojik bir ritimle çalışır."
"Gece dinlenmek, gündüz ise uyanık olmak üzere programlanmıştır."
"Hormonlarınız, metabolizmanız, iç organlarınız ve bağışıklık sisteminiz bu ritme göre hareket eder."
"Siz ise vücudun uyumaya hazırlandığı saatlerde onu çay, kahve ve irade gücüyle ayakta tutuyor, en uyanık olması gereken saatlerde ise kalın perdeler çekilmiş karanlık odalarda uyumaya zorluyorsunuz."
"Siz zihninizi kandırabilirsiniz."
"Ama vücudunuzu kandıramazsınız."
O gün gece müdürlüğünün yalnızca mesleki değil, fizyolojik bir bedeli olduğunu da anlamış oldum.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, gece müdürlüğünün bana en büyük uyarısını trafikte verdiğini fark ettim.
Sabah mesai bitmiş, eve dönüyordum. Bir trafik ışığında durdum.
En son gördüğüm şey, geri sayım ekranındaki otuz küsur saniyeydi.
Sonrasını hatırlamıyorum. Gözlerim kapanmış. Hatta kısa bir rüya bile görmüştüm.
Arkamdaki araçların korna sesleriyle irkilerek uyandım.
O birkaç saniye belki de hayatımın en önemli uyarısıydı.
O günden sonra direksiyon başındaki yorgunluğun, gece boyunca yaşanan bütün krizlerden daha tehlikeli olabileceğini anladım.
Bu çalışma şekli, birkaç gece evde yapılan keyfi sabahlamalar gibi değildi. Aylarca aynı formatta sürecek bir maratondu.
Bazı işletmeler çözümü başka yerde arar.
Gece müdürünün otelde ya da yönetim lojmanında kalmasını ister.
Gerekçeleri de hazırdır. "Bir sorun olursa hemen ulaşabilelim."
İlk bakışta mantıklı görünür. Oysa bunun görünmeyen bir bedeli vardır.
İş ile özel hayat arasındaki çizgi silinir. Telefon her an çalabilir. Kapı her an çalınabilir. Mesaisi bitse bile görevi bitmez.
Zamanla dış dünyadan kopmaya başlar. Arkadaş çevresi daralır. Aile düzeni bozulur. Sosyal hayat giderek yok olur.
Ve farkında olmadan, yalnızca gecelere ait bir yaşam biçimi gelişir. Biyolojik saat bozulurken, sosyal saat de bozulur.
Ortaya, çevresindeki insanların gündüz yaşadığı hayatla bağı giderek zayıflamış bir yönetici çıkar.
Gece çalışmasının insan sağlığı üzerindeki olası etkileri uzun yıllardır bilinmekte ve araştırılmaktadır.
Bu nedenle birçok ülkede gece vardiyasında çalışanlar için sektörüne ve mevzuatına göre ek ücretler, vardiya tazminatları, ilave izinler veya farklı sosyal haklar uygulanmaktadır.
Çünkü gece çalışması, sadece farklı saatlerde çalışmak değildir.
Biyolojik ritme karşı çalışmaktır.
Bizim sektörümüzde ise çoğu zaman beklentilerle verilen karşılık arasında belirgin bir dengesizlik hissedilir.
Gece müdüründen otelin bütün sorumluluğunu üstlenmesi beklenir. Krizleri yönetmesi beklenir. İnisiyatif alması, sabah eksiksiz rapor vermesi beklenir.
Ancak konu ücret, dinlenme süresi ve çalışma koşullarına geldiğinde aynı hassasiyet her zaman gösterilmeyebilir.
Gece müdürlüğünün en zor bulunan pozisyonlardan biri olmasının sebeplerinden biri de budur.
Gece müdürlüğünün belki de tek küçük ödülü...
Sabaha karşı fırından yeni çıkmış sıcacık poğaçalardır. O an dünyanın en güzel ikramı gibi görünür.
Ama onların da bir faturası vardır.
Yıllar sonra doktorunuz size kolesterolü, trans yağları ve sağlıklı beslenmeyi anlatırken... O sabah poğaçalarını da hatırlarsınız.
Bu yazıyı okuyan birçok eski gece müdürü muhtemelen gülümseyecektir.
Çünkü anlatılanların çoğunu yaşamıştır. Ve büyük ihtimalle aynı cümleyi kuracaktır.
"Bir daha mı?" "Asla..."
Ama hemen ardından şunu da ekleyecektir. "İyi ki yapmışım."
Çünkü gece müdürlüğü... Bir yapanı pişman eder. Bir de hiç yapmayanı...
Çünkü yapanlar gecenin ne kadar ağır olduğunu bilir.
Yapmayanlar ise yöneticiliğin belki de en büyük okulunu kaçırmıştır.
Artık şu soruyu sormanın zamanı çoktan geldi:
Gece müdürlerinden beklediğimiz sorumluluğun karşılığını gerçekten verebiliyor muyuz?
Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla "Evet." diyemiyorsak...
Belki de değiştirmemiz gereken şey gece müdürleri değildir.
Onlara bakış açımızdır.