Sabahın yedisiydi.

Almanya'da dil eğitimi aldığım günlerdi. Her sabah yürüyerek birkaç trafik ışığından geçiyor, kursa gidiyordum.

O sabah yine aynı kavşağa geldim. Ne bir araç vardı ne de karşıdan gelen bir yaya... Kırmızı ışık yanıyordu.

Bir an durdum. Sonra kendi kendime; "Kimse yok." dedim ve geçiverdim.

Yanımdaki tecrübeli arkadaşım koluma dokundu. "Sen yine de bir daha yapma."

"Neden? Ortalıkta kimse yoktu." Gülümsedi.

"Sen öyle sanıyorsun." dedi.

"Şu apartmanlardan birinde erken kalkmış yaşlı bir teyze vardır. Penceresinden sokağı seyrediyordur.

Seni görürse hiç üşenmeden polisi arar. Bir sonraki ışıkta cezanı ödersin."

Şaşırmıştım. "Niye yapsın ki?"

Verdiği cevap bugün bile aklımda…

"Bunu sana kötülük olsun diye yapmaz. "Senin güvenliğin ve toplumun huzuru için yapar."

"Bunu vatandaşlık görevi olarak görür."

"Hatta doğru olanı yaptığı için o an kendini iyi hisseder."

O gün kitaplardan değil, kaldırımın ortasında "toplumsal denetim"in ne demek olduğunu öğrendim.

Ülkeme döndüğümde ise alıştığımız gerçekler devam ediyordu.

Bugün bizde insanlar yere çöp atanı... Engelli yerine park eden sürücüyü... Kırmızı ışıkta geçen kişiyi... Sıraya kaynak yapan birini...

Uyarmaya çekiniyor.

Çünkü haklı olmanın, güvenli olmak anlamına gelmediğini öğrendik.

Basit bir uyarının hakarete... Hakaretin kavgaya...

Kavganın ise bazen haber bültenlerine konu olacak kadar ağır sonuçlara dönüşebildiğini gördüler.

Böyle olunca insanlar susmayı tercih ediyor.

Ve toplumun en önemli denetim mekanizmalarından biri sessizce ortadan kalkıyor.

Daha da acısı şu...

Eskiden insanlar birini uyarmadan önce sadece haklı olup olmadığını düşünürdü.

Bugün ise akıllarından bambaşka sorular geçiyor.

"Benden iri mi?" "Yanında birileri var mı?" "Silahı olabilir mi?"

Ne acıdır ki artık hukuk değil, risk hesabı yapıyoruz. Medeni cesaret yerini kişisel güvenlik endişesine bırakıyor.

Oysa bir toplumda haklı olmak cesaret gerektirmemelidir. Toplumsal denetim zayıflayınca bütün yük devlete kalıyor.

Biz de çözümü sürekli para cezalarını artırmakta arıyoruz.

Trafikte... Çevre kirliliğinde... Kamusal alan ihlallerinde... Neredeyse her yıl cezalar yükseliyor.

Peki davranışlarımız aynı hızla düzeliyor mu? Maalesef hayır.

Çünkü insan davranışını değiştiren sadece cezanın miktarı değildir.

Asıl caydırıcı olan, yanlış davranışın mutlaka karşılık göreceğine dair inançtır.

Ve bundan da önemlisi, toplumun buna kayıtsız kalmayacağını bilmektir.

Yıllar önce izlediğimiz mizahi bir animasyon şovu geliyor aklıma.

Yanlış yere park eden bir sürücüye farklı ülkelerin polisleri kendi kültürel klişeleriyle tepki veriyordu.

Kimisi öfkeyle bağırıyor... Kimisi konuşmaktan ceza yazamıyor... Kimisi olayı komik biçimde görmezden geliyordu...

Başka bir polis ise tek kelime etmeden makbuz koçanını çıkarıyor ve görevini yapıyor, cezalar savuruyordu.

Elbette bu bir karikatürize edilmiş bir sahneydi. Ama iyi karikatürlerin güzel bir özelliği vardır.

Bazen dakikalar içinde, sayfalarca makalenin anlatamadığını anlatırlar.

Belki de asıl soruyu yanlış yerde arıyoruz.

"Cezaları daha ne kadar artıracağız?" diye sormak yerine... "Neden insanlar birbirini uyaramaz hâle geldi?" diye sormalıyız.

Çünkü medeni toplumları farklı yapan yalnızca yasalar değildir.

Yanlış yapanı nezaketle uyarabilen, uyarıldığında bunu kişisel hakaret saymayan vatandaşlardır.

Eskiden "Ayıp oluyor." diyen komşular vardı.

Bugün aynı cümleyi kurmadan önce insanlar iki kez düşünüyor. Bu değişim sadece bireylerin değil, toplumun da değiştiğini gösteriyor.

Toplumsal denetim kaybolunca bütün yük devlete kalıyor. Devlet de çözümü daha ağır para cezalarında arıyor.

Oysa... Ceza, kültürün yerine geçemez. Kanunlar düzen kurabilir. Ama medeniyeti kuramaz.

Bir ülkenin medeniyet seviyesi, kırmızı ışıkta bekleyenlerin sayısıyla değil; kimse bakmıyorken de bekleyenlerin sayısıyla ölçülür.

Bir çöp kovası görene kadar çöpü elinde taşıyanların çoğunluğu ile hissedilir. Gelişmiş toplumları gerçekten geliştiren şey, her apartmanda yaşadığı söylenen o yaşlı teyze değildir.

O teyze aslında toplumun ortak vicdanını temsil eder.

Polisi her sokağa koyabilirsiniz. Kameraları her köşeye yerleştirebilirsiniz. Para cezalarını her yıl artırabilirsiniz.

Ama insanlar birbirini nezaketle uyaramıyor, uyarılmayı da olgunlukla karşılayamıyorsa...

Toplum, en güçlü denetim mekanizmasını kaybetmiş demektir.

Bazı okurlar "şikâyet etmek" ile "toplumsal sorumluluk" kavramını karıştırabilir.

Toplumsal denetim; muhbirlik de değildir.

Toplumsal denetim, ortak yaşam kültürünü koruma sorumluluğudur.

Bir zamanlar bizde de penceredeki teyzeler vardı. Bugün ise perdeleri kapatıp hiçbir şeye karışmamayı tercih ediyoruz.

Kaybettiğimiz şey cesaret değil, birbirimize duyduğumuz güven.