Turizm kenti Alanya yöresel kimliğini korumalı
Alanya’da yaz geldi mi, şehir havası sadece ısınmaz; hayatın akışı da hızlanır. ‘Şahsına münhasır’ derler ya Alanya’nın yazı da Alanya’ya özgüdür.
Sokakların ritmi değişir, sahiller dolar, otellerin önünde valizler çoğalır, restoranların masaları gecenin ilerleyen saatlerine kadar boş kalmaz. Trafikte transfer araçları, safari cipleri ve tatilcilere ait yabancı plakalı araçların sayısı artar. Kimi deniz ve güneş için, kimi tarihi ve turistik dokusu için, kimi de yıllardır vazgeçemediği Alanya özlemini gidermek için…
Ağustos ise Alanya’nın ve Alanya’da yaşayanların gerçek sınavıdır.
Çünkü bu şehirde yaz, artık yalnızca bir mevsim değil; ekonomiden trafiğe, esnaftan turizme, çevreden sosyal hayata kadar her alanı etkileyen büyük bir hareketliliktir artık.
Alanya yazın kazanır.
Ama yazın yorulur da…
Bir yanda turizmin oluşturduğu ekonomik canlılık, diğer yanda artan nüfus ve yoğunluk. Sahillerde insan seli, yollarda trafik, işletmelerde yoğun tempo… Elbette bu durum yıl yıl değişiklik gösterir.
Ve bütün bu hareketliliğin ortasında Alanya’nın asıl sahipleri; esnafı, çalışanı, çiftçisi, emeklisi, öğrencisi ve yıllardır bu şehirde yaşayan insanları hayatın devamını sağlamaya çalışır. Tatil bölgesinde yaşayıp da çoğu ayağını bile denize sokamayan insanların şehridir Alanya.
Turizm, Alanya’nın ekmeğidir. Hem ekmeğini deniz, kum güneşten kazanır Alanya, hem de şehirde yaşayanların büyük bölümü hizmet sektöründedir, onların da ekonomisi turizme endekslidir.
Bunu tartışmaya gerek yok.
Fakat artık turizmin yalnızca “kaç turist geldi?” sorusuyla konuşulamayacağı bir dönemdeyiz.
Gelen turistin aldığı hizmetin kalitesi kadar kente sağladığı katkı da
önemli.
Güçlü turizm, güçlü şehirle mümkündür.
Alanya’nın en büyük avantajı ise hâlâ değişmeyen o eşsiz kimliğidir.
Bir tarafta Akdeniz…
Diğer tarafta Toroslar…
Ortada ise yüzyıllardır farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan bir şehir.
Kaleye çıktığınızda yalnızca denizi seyretmezsiniz. Aşağıda akan hayatı da görürsünüz.
Liman, tekneler, oteller, restoranlar, yollar, insanlar…
Hepsi aynı manzaranın parçasıdır.
Belki de Alanya’yı Alanya yapan tam olarak budur.
Geçmişiyle geleceği aynı karede buluşturabilmesi…
İsim gereği sıkça seyahat etme fırsatı buluyor, farklı turizm destinasyonları görüyorum. Bugün Alanya’ya baktığımda bir turizm kentinden daha fazlasını görüyorum.
Büyük bir potansiyel görüyorum.
Ama aynı zamanda korunması gereken bir şehir de görüyorum.
Şehirler büyüdükçe sadece yerleşim alanları ve binaları değil, sorunları ile orada yaşayanların sorumlulukları da büyür.
Alanya’nın denizi kadar temiz kalması gereken bir başka şeyi daha var:
Şehir kültürü.
Misafirini ağırlarken kendi insanını unutmamak…
Turizmden kazanırken doğayı korumak…
Büyürken kimliğini kaybetmemek…
Ve en önemlisi, Alanya’yı yalnızca turistlerin değil, burada yaşayanların da şehri olarak görmek.
Yazın ortasında Alanya’ya bakınca bütün bunları daha net fark ediyor insan.
Gündüz güneşin altında çalışan emekçiyi…
Akşam turistlere hizmet eden esnafı…
Çocuklarıyla sahile inen aileyi…
Kalesinin gölgesinde oturup denizi seyreden yaşlıları…
Ve her yıl yeniden Alanya’ya gelen turistleri…
Hepsi aynı şehrin hikâyesini yazıyor.
Benim için Alanya tam da bu yüzden yalnızca bir turizm merkezi değil.
Bir hayat hikâyesi.
Her yaz biraz daha büyüyen, biraz daha kalabalıklaşan ama özünü kaybetmemesi gereken bir şehir.
Ve belki de bugün Alanya’nın en çok ihtiyacı olan şey, yazın gürültüsü içinde kendi sesini duyabilmek.
Çünkü bu şehir yalnızca turist ağırlamak için değil, gelecek nesillere bırakılmak için de var.
Alanya’nın yazı sıcak.
Kalabalık…
Hareketli…
Bereketli…
Ama aynı zamanda bize önemli bir soruyu da hatırlatıyor:
Alanya’yı bugün nasıl bulduysak, yarın çocuklarımıza da aynı güzellikte bırakabilecek miyiz?
İşte asıl mesele bu.
Deniz bizim…
Kale bizim…
Sahiller bizim…
Bu şehir bizim…
Ve Alanya’nın geleceği, yazın bitmesini beklemeden bugünden konuşulmalı.