İTALYA’NIN Brescia’sından yola çıkan TIR’lar, ardında koca bir "çöp zinciri" bırakarak Mersin’e, oradan da tüm Akdeniz’e yayılıyor.
Elbette sadece İtalya değil hemen tüm Avrupa ülkeleri bu ticaretin içinde.
Avrupa, kendi bahçesini temiz tutmak adına doğada 200 yıl yok olmayan o akrilik yığınlarını bizim soframıza, bizim koylarımıza boşaltıyor.
Prof. Dr. Erkan Aktaş’ın yıllardır haykırdığı o halk sağlığı krizi; artık kapımızda değil, içtiğimiz suda, oltamızdaki balıkta, soluduğumuz havada.
Şimdi rotayı Türkiye turizminin vitrini, o göz bebeğimiz Alanya’ya çevirelim. Alanya sadece bir ilçe mi?
Hayır, o vitrini parlatan masmavi, duru denizidir. Yerli ve yabancı misafir, o kumsala bastığında "temiz" bir dünyaya adım attığını düşünür.
Peki, ya o deniz "biterse"?
Eğer bizler, Akdeniz’in o eşsiz maviliğinin plastiklerle boğulmasına sessiz kalırsak, sadece denizimizi değil; ekmeğimizi de o kirli sularla beraber kaybederiz.
"Bize bir şey olmaz" rehaveti, o devasa atık gemilerine göz yumanların konforudur.
Oysa o atıklar sadece çevre sorunu değil, bu şehrin ekonomik idam fermanıdır.
Bir zamanlar Çin, "Ben dünyanın çöplüğü değilim" diyerek kapısını kapattı.
Biz neden hâlâ bu "ekolojik sömürgeciliğin" parçasıyız?
Eurostat verileriyle tescilli bir utanç tablosu bu: Avrupa’nın kendi kapısının önünden süpürüp yolladığı plastik dağlarının son durağı Türkiye.
Dünyada çöp ithalatında lider konumda.
Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’nun akademik raporlarla belgelediği o gerçek çok basit: Gelen atıkların çoğu geri dönüştürülemiyor. Ya tarlalara terk ediliyor ya kaçak yakılıyor ya da o denetimsiz tesislerin atık sularıyla doğrudan Akdeniz’e karışıyor.
Alanya, binlerce yıllık medeniyetin üzerine inşa edilmiş bir doğa harikası. Ancak bugün o vitrinin arkasında devasa bir tehdit büyüyor.
Adana ve Mersin’deki o geri dönüşüm tesislerinden sızan mikroplastikler, akıntılarla rotasını Antalya Körfezi’ne çevirdiğinde; yabancı turist güneşlendiği kumsalda plastik atıklarla karşılaştığında, o "turizm cenneti" masalı yerle bir olacak.
Bugün denize karışan o plastik, yarın sofranızdaki balıkta, bir sonraki sezon otelinizin önündeki pırıl pırıl denizin dibinde bir kâbus gibi bekliyor olacak.
Sektör temsilcileri, belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve balıkçılar...
Sessizlik, bu talana ortak olmaktır. Turizmin sadece otel duvarları arasında değil, denizle bir bütün olduğunu hatırlamak zorundayız.
Çünkü deniz biterse turizm biter, turizm biterse Alanya biter.
Yarın çok geç olmadan; bu kirli ticarete, bu ekolojik sömürgeciliğe dur deyin. Çünkü bu kirlilik, sadece denizi değil; Alanya’nın kalbini durduruyor.
Son tahlilde, Akdeniz kıyısındaki yerel yönetimlerin ortak bir "deniz koruma deklarasyonu" yayınlayarak konuyu merkezi hükümet nezdinde daha güçlü bir lobi faaliyetine dönüştürmesi önemli bir adım olacaktır.
Esen kalın...