BAZI insanlar vardır; bir dönemin sadece tanığı değil, bizzat vicdanıdırlar.
8 Haziran 1933’te İzmir’in o aydınlık sabahlarından birine doğdu Ahmet Hüsamettin Cindoruk. Hayatını, bir asra yaklaşan o uzun koşuyu, 11 Nisan 2026’da bir bahar günü noktaladı.
Ama giderken yanına sadece anılarını değil, Türk siyasetinin o artık mumla aranan zarafetini de alıp götürdü.
Siyaset, onun için hiçbir zaman sadece bir iktidar kavgası olmadı. Bir estetikti, bir hukuk mücadelesiydi.
Yassıada’nın o rutubetli, o adaletsiz mahkemelerinde gencecik bir avukat olarak Menderesleri, Polatkanları savunurken aslında bir devrin onurunu sırtlanıyordu.
Postal seslerinin arasında adaletin o incecik fısıltısını duymaya ve duyurmaya çalışıyordu.
Sonra o meşhur sürgün günleri geldi...
Zincirbozan’ın o soğuk duvarları ardına "Bir Bilen"i, Süleyman Demirel’i hapsettiklerinde, dışarıda esen fırtınaya karşı duran tek bir ses vardı.
O ses, Cindoruk’un sesiydi. O, sadece bir "emanetçi" değildi; o, dostluğun ve siyasi sadakatin en zorlu sınavlarından alnının akıyla çıkan bir şövalyeydi.
DYP Genel Başkanı olduğunda da meclis kürsüsüne çıktığında da hatta vekâleten o en yüksek makama, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğunda da hep aynı adamdı:
Mağrur, zeki ve sivil.
O dönemler, siyasetin bir "ayıp" sınırı vardı.
Bir devlet adamının şaibeli hediyelerle, kaynağı belirsiz lükslerle anılması bugünkü gibi normal karşılanmaz, toplumun vicdanında derin yaralar açardı.
Siyasette zenginleşmek, hediye kabul etmek ayıptı, günahtı, kınanırdı. Cindoruk, işte o "eski güzel günlerin", o ahlak terazisinin bozulmadığı yılların son temsilcisiydi.
O, lüksün değil, fikrin gücüne inanırdı.
Siyasi literatüre o keskin zekasıyla kazıdığı cümleler hala kulaklarımızda yankılanıyor. Meclis Başkanlığı yaptığı yıllarda, parlamentonun itibarını her şeyin üzerinde tutardı.
"Parlamento, milletin yegâne nefes borusudur" derdi. Hukuk onun için bir sığınak değil, bir yaşam biçimiydi.
Siyaset tıkandığında, eller havaya kalktığında o hep aynı şeyi hatırlatırdı: "Çözüm hukuktan başka yerde aranmaz."
Şimdi o dev çınar, gölgesini üzerimizden çekip gitti. Samsun’dan Eskişehir’e, Meclis koridorlarından mahkeme salonlarına kadar bıraktığı o silinmez izlerle...
Zincirbozan’daki dostlarına, "Beyefendi “sine, savunmasını yaptığı o hüzünlü idamlara kavuştu şimdi.
Eminim orada da aynı zarafetle karşılanmıştır…
Güle güle Sayın Başkan.
Güle güle demokrasinin o yorulmaz nöbetçisi.
Biz senin o akıl dolu hicivlerini, o her cümlesi bir ders niteliğindeki hitabetini ve en çok da o eğilmeyen, bükülmeyen hukukçu duruşunu çok özleyeceğiz.
Çünkü artık biliyoruz; vefa sadece bir semt adı değil, senin gibi yaşayıp senin gibi gidebilmektir.
Mekânın cennet olsun.
Esen kalın…