MESELE sadece bir belediye başkanı meselesi değildir.

Mesele, "Herkesin Başkanıyım" diyerek yola çıkıp, "Herkesi Yakabilirim" durağına nasıl gelindiği meselesidir.

​Daha dün gibi...

Dört duvar arasından mektuplar yazıyordu Muhittin Böcek.

Kaleminden sitem damlıyordu.

Hukuka bağlılıktan bahsediyordu, "hayat memat meselesi" diyordu.

10 kez hastaneye kaldırıldığını, ilaçlarının 12’den 22’ye çıktığını anlatıyordu.

"Adaylık için 1 kuruş verdiysem şerefsizim" diye de ekliyordu.

​Hatta vitesi yükseltiyordu:

"İspatlamayan alçaktır, şerefsizdir, namussuzdur" diyordu.

Mazbatalarını arka arkaya diziyor, Turgut Özal’dan Özgür Özel’e kadar uzanan bir siyasi soyağacı çıkarıyordu.

Eşi dostu, koruması, şoförü için "yazıktır, günahtır" diye dert yanıyordu.

Gökyüzüne bakıp "Bu yük neden?" diye soruyordu.

​Sonra ne mi oldu?

​O gökyüzü mü değişti, yoksa yerin altındaki o meşhur dosyalar mı kabardı?

O "onurlu mücadele" dediği şey, bir sabah "itirafçı" kalemine dönüşüverdi.

​​Piyasa borsa gibi...

Önce bir dedikodu yayıldı: 20 milyon Euro.

Duyanların dudağı uçukladı.

Sonra rakam bir anda eridi, 1 milyon Euro’ya indi.

En son itiraflarda ise çıta 200 bin Euro’ya kadar düştü.

​Hani adaylık için 1 kuruş verilmemişti?

Hani "ispatlamayan alçaktı"?

Şimdi kendi ağzıyla "yardım ettim" diyorsa, o eski mektupları nereye koyacağız?

Hangi Muhittin Böcek’e inanacağız?

Mektuptaki "mazbata koleksiyoneri" mağdur başkana mı, yoksa savcı karşısında "bütçeye yardım" adı altında para trafiğini anlatan itirafçıya mı?

​Mevzu Muhittin Böcek’in kişisel serüveni değil aslında.

Satır aralarını okuyan herkes görüyor.

Bu soruşturmanın, bu itirafların, bu "u-dönüşlerinin" tek bir varış noktası var: Özgür Özel.

​Siyasetin matematiği bellidir.

Birini "dört duvar" arasına koyarsınız, önce direncini ölçersiniz.

Sonra o direnç, ilaç sayısı arttıkça, dört duvar daraldıkça kırılır.

Ve o kalem, dün "şeref" üzerine yeminler ederken; bugün CHP genel merkezine uzanan bir yol haritası çizmeye başlar.

​Muhittin Böcek ne mi söyledi?

Henüz "can alıcı" kısımları, sağır sultanın bile duyunca sarsılacağı o cümleleri tam bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Dün "İlahi adalet" diyerek göğe bakanlar, bugün "Dünyevi kurtuluş" için yanındakini yakmaya başladıysa; o koltuklarda adalet değil, sadece hesap kitap oturuyor demektir.

​Mazbatalar duvarda asılı kalır...

Ama o mektuptaki "namus" sözleri, itirafçı tutanaklarının altında ezilir gider.

​Yazık.

Antalya’nın suyuna mı, siyasetin huyuna mı yanalım?

Karar sizin.