Hayatımın 50 yıllık bölümünde futbolun içinde bazen izleyerek, bazen yazarak, bazen de konuşarak devam etmenin keyfini yaşıyorum. Sokakta başlayan serüvenin devasa stadlara taştığı bir endüstrinin içinde sadece küçük, çok küçük bir parçası halinde yazmayı seçerek stadyum dışında eğlenceyi hicvederek kaldığımız yerden Türkçe’mizin eşsiz teşbihini de içine koyarak ilerliyoruz. Uzun cümleler kurmak, aynı pas oyununu sete döndüren teknik ve taktik yapımızı da geliştiriyoruz. Yani futbolun sadece futbol olmadığını, bir yazım sanatı olduğunu, entelektüel tarzı olanlara spor sayfasından politik de sesleniyoruz! Bu açıklamayı yapmak zorundaydım çünkü; çok iyi kriket oynasan bile futbol topunun içine dolan havanın asla parçası olamayanların kibirli şutlarının isabetsiz olduğunu bilenlerdeniz! Kalitenin tesadüf olmadığını iddia edenler yanılıyor bence. Tamamen tesadüf olanların siyasetçi olduğunu varsaydığımız bu dönemde kalitesiz politikanın toplumsal enflasyonu bu kadar kötü körüklediğini gördüğümüzde futbolumuzun semt pazarı gibi yönetilmesi içimizi acıtıyor…
Devam edelim. Çim sahada oynamayı lüks bilen bir kuşağın devamıyız. Kimine göre narsist, kimine göre kibirli, kimine göre ise aynı gözlükle maçı seyreden sadece taraftar… Oysa tarihin içindeki yolculuğu ekonomik olarak yaşamasam bile yaşayanların hayal kırıklığını hisseden biriyim. Şehrin burjuvası olmayan, her dönem mantar gibi türeyen ve sezon sonunda kiraz yaprağı gibi dökülen çok ama çok başkanlar gördük. Salyangoz kralından tüpçüye, tüpçüden ilaç şirketi sahibine, inşaat mühendisinden işçi emeklisine kadar binlerce farklı kişiliği içine sığdıran bir ligin lise mezunu fanatik taraftarıyım. Sektörün içine siyaset cambazlarının, yerel aktivistlerin, bölgesel kliklerin ve nereden geldiğine bakılmaksızın şirket sahiplerine devredilen şehrin armasının "trajikomik" gelecek korkusunu çok ama çokça yaşayanlardanım.
Market kapısı gibi açılan bir kulübün içini kupa ile doldursan değişen ne olur ki? Koskoca büyükşehir kulüplerinin, şaibeli dosyaları yüzleri bulan başkanların ittirdiği, siyasetçinin popülist seyri ile birkaç sezon ilerleyip çakılmanın dayanılmaz hikayesinin içindeysen değişen ne olur? Tribünleri siyaset odaklı marşlar ile süslesen, günü geldiğinde o marşların üstünü silsen ne olur? Futbolun bir oyun olduğunu unutup öfke kusan holiganlara teslim etsen ne olur? Meydanları, stadyumları bedava ile doldursan ne olur? Sosyal medyada sevmediğin kişilere küfür eden kibirli saldırgana dönüşsen ne olur? Bunların içinde büyüyerek tecrübeli olduysan ne olur? Özetle "ne olur" dediğimiz tüm soruların kulüp karşılığı: Bunlardan bir cacık olmaz… Ne yazık ki tarihin sayfasına bakıp asansör gibi düşerek gidenleri gördüğümüzde şehrin "şahsına münhasır" bir kulübünün mütevazı yolculuğuna şahit olmanın keyfini yaşıyoruz. Her şeyin çok mükemmel olmadığı bir hayatın içinde sessiz kalmaktansa, sessizliğe sürüklenmeme adına her sezonda ayrı bir heyecanın "yılmaz" taraftarıyız…
Ekrana çıkıp maç yönetecek kadar prestijli yalaka olmayız. Sayfa içine saklanan yandaş trol değiliz. İstanbul takımlarını seyretmek için davetiyelik loca seyircisi asla olmadık. Reklam için ağlarken meslektaşını satan gudubetlerden değiliz. Şehrin takımlarına saha yapmayan, şehrin toprağını satanların takımını tutmayız…
Özetle, futbolun içindeki tüm oluşumların ideolojik yapısı feodal bir ahlakın, küçük burjuva yönetim şeklidir. Ancak gerçek burjuva değildir!
Modern futbol kendi patronunu yaratırken diyalektik olarak düşünür, kapitalist olarak çözümler. Oysa bizde feodalizm kokan futbol ağalığı, her yıl kendi sultanını yaratır… Her sultanın kalitesi tesadüf olur! Şampiyonlar Ligi dururken Sultanlar Ligi'nin "bahis"ini oynamak kime ne kazandırır ki!