​BİR tarafta, kapısında etten duvar örülmüş, elinde gümüş tesbihiyle sanki başka bir gezegenden inmiş gibi duran "asık suratlı" bürokrasi...

Diğer tarafta ise ceketini bir kenara fırlatmış, kollarını sıvayıp halkın arasına karışmış bir can. İnsan böyle durumlarda "Mevki değil, insan" felsefesini düşünmeden edemiyor. İnsan, makamın arkasına saklanıp "mış gibi" mi yapmalı, yoksa o makamı bir hizmet köprüsü mü kılmalı?

​Recep Yazıcıoğlu’na neden "Efsane" dedik?

Çünkü o, devletin o soğuk, ceberut maskesini söküp atan adamdı. Tokat’ta en genç vali olduğunda, aslında bir zihniyet devrimi başlattı.

Makam arabasının konforunu değil, köylünün traktörünün sarsıntısını seçti. Fırat’ın azgın sularında rafting yaparken sadece kürek çekmiyordu; terörle anılan bir coğrafyanın korku iklimine "yaşam" aşılıyordu.

Kemaliye’de o "yapılamaz" denilen köprüyü, devletin hantallığına inat, halkla omuz omuza verip dikti. Devletin kuruşuna halel getirtmedi.

Projeleri piyasanın yüzde 70 daha ucuza mal ederken aslında bize şunu fısıldıyordu: "Bakın, çalmazsanız, devletin parası halka yeter."

​Yazıcıoğlu "Savaşçı" ruhuna sahipti. Ama bu savaş, bir başkasına karşı değil; hantallığa, adaletsizliğe ve insanı hiçe sayan sisteme karşıydı.

Gençlere "Devlet sizin babanız değil, arkadaşınızdır" derken, aslında hiyerarşiyi değil, "sağlıklı bir iletişim alanını" inşa ediyordu.

O, devletin şefkatli yüzüydü; insanları ayırmadı, sadece "insan" dedi.

​Gelelim bugüne... Bugünlerde bir başka manzarayla sarsılıyoruz. Sokaklarda "halktan biri" pozu veren, sosyal medyada şovunu yapan ancak adı bugün Gülistan Doku soruşturmalarıyla, karanlık dosyalarla yan yana gelen isimleri izliyoruz.

Adliye koridorlarında, o çok güvendikleri devlet gücünün zırhı ellerinden alınıp bileklerine kelepçe vurulduğunda anlıyoruz ki makam, insanın karakterini büyütmez; sadece olanı açığa çıkarır. "Bir insanın gerçek karakterini görmek istiyorsanız, eline güç verin."

​İşte fark tam burada...

Biri halkın gönlüne "Efsane" diye kazındı, diğeri tarihin tozlu ve karanlık raflarına bir "tutuklu" olarak düştü.

Yazıcıoğlu ceketini çıkarıp halka sarılmıştı; bugünün bazıları ise o ceketlerin ardına neler saklamış neler...

Sevgili dostlar, makamlar gelip geçicidir. Geriye kalan tek şey, bir insanın gözlerinin içine baktığınızda hissettiğiniz o samimiyettir. "İçtenliği olmayan bir başarı, ruhu öldürür."

​Vali olmak kolaydır; atanır, koltuğa oturur ve talimat verirsiniz. Ama bir "Recep Yazıcıoğlu" olabilmek için makamdan önce "insan" olmayı, halkın derdiyle dertlenmeyi ve en önemlisi, hesabı sadece Ankara'ya değil, kendi vicdanına verebilmeyi gerektirir.

Yazıcıoğlu hep sevgiyle hatırlanacak. Mesele vali olmak değil, mesele o ceket çıktığında altında pırıl pırıl bir vicdan bırakabilmek.

​Esen kalın...