Galatasaray Yabancı Diller Yüksek Okulu Fransızca Bölümü, Galatasaray'da, Galatasaray Lisesi'nin bitişiğindeydi. Almanca ve İngilizce bölümleri farklı yerdeydi. Bizlerden sonra üç bölüm Göztepe'de birleştirilmiştir. Okula tek dar sokaktan, yüz metrelik mesafeden girilirdi. İkinci öğretim görüyorduk. En uzun tatil yirmi dakikaydı.
Kütahyalı ülküdaşım, Kahraman Okkay Bey ile, İstiklal Caddesi’nin karşı sokağındaki lokantaya ucuz kuru fasulye yemeye gitmiştik. Dönüşte sokaktaki farklılığı ve acayip durumun farkına varmışdık. ‘Sokak tutulmuş ama bizi tanımazlar’ diye mırıldanıp ilerledik. Sokağın ortasına doğru yaklaşıldığında çevrildik ve yakamızdan tuttular. Onlar kafa atmadan ben, alttan pozisyonlarını bozup ilk dükkâna atladım. Dükkandan fırladım ve üzerlerine “POLİİİİS!.” diye haykırarak yürüyünce ara sokaklara dağılıp kayboldular. Kahraman’ın kaşını patlatmışlardı. Yine de hafif atlatmıştık.
Hikaye ya! Ormanda ağaç kesmeye yaklaşan ademoğlunu gören ağaçlar aralarında 'Biri bizi kesmeye geliyor!' derken; diğer biri de, ‘Yanında mutlaka bizden bir şey vardır!' diye seslenmiş. Baksalar ki baltanın sapı ağaçtanmış. Bizler de gösterilmişiz.
Bir alt sınıfta, Alanya'dan, Bayan Nermiye Azakoğlu da vardı. Tartışmayı severdi. Yer ve zamanını pek takip etmezdi. Olaylardan dolayı sınıflarda kimse kimseyle tanışıp, tartışıp, sohbet etmezdi. Bir kıvılcım okulu yakabilirdi. Eylemlerin arkasında erişilmez örgütleri gizliydi. Birkaç sefer tutuşduğu tartışmadan özünü zorlukla kurtarabilmiştik.
Birkaç sefer de okul çıkışı takibe uğramış, Beyoğlu'nda kaçırıp, ters yönde otobüse atlayıp, ilerideki duraktan gideceği istikamete yollamıştık. Tartışmaları aşırı solu delirtiyordu. Nihayetinde okulu terk etmek zorunda kalmış ve ertesi yıl başka üniversiteye gitmişti. Gayrettepe tarafında halasında kalıyordu. Halası başına birey gelecek diye her gün tereddüt eder, gece yurda vardığımda beni arar, “Evladım, Hüseyin!” diye başlayan sözleriyle günlük rapor alır, bizlere dua ettiğini söylerdi.
Okulda kıpırdanmalar vardı. Son sınav kalmıştı. Solcu gurubun son sınav günü için tavrı değişikti. Emniyete dilekçe verdik, polis takibinde sınava girmiştik. Birkaç arkadaşımızın puanlarında yetersizlik vardı. Onları yalnız bırakamazdık. Sınav saati geldi. Solcu arkadaşlar hâlâ yoklardı.
-'Hocam! Soruları yazar mısınız! Biz soruları yazıp gideceğiz' demiştim.
-'Hayırdır Hüseyin' der demez, kalabalık gurup sınıfa daldı. Kavga muhteşemdi.
Sınıfın en gerisine, duvara sırtımızı güvenceye alacak şekilde oturmuştuk. Sandalyeler mobil, biraz da ağırdı. Havada uçuştu. Yerde uzananlar, kanı akanlar vardı, çabuk kaçmışlardı. Kavganın nedeni yoktu. Saldırganlar okul dışındandılar. Ne istiyorlardı!? Hepsi soru işaretleriyle geldi geçti.
Bizler, güvenlik güçleri gözetiminde sınıfa girdiğimizden, polisin kontrolünde şikayet ve ifade için karakola götürüldük. 'Tanık' yerine 'Sanık' yazılmışız. Hedefte; "Hüseyin Taşer, Fikri Katırcıoğlu, Mülazım Barutçu, Süleyman Uzunoğlu, Serpil Uzunoğlu" vardı. Sirkeci nezaretinde ağırlanmış, mahkemeye çıkarılınca serbest bırakılmıştık. Hücre arkadaşım, cinayetten suçlanıyormuş, “Sizi mahkeme salar. Beni, salmazlar, ülküdaşlarıma selam söyle...” demişti. Kimdi! Neydi! O yılların esrarlı davaları. Ve..