Geçmişin izi (273) Etrafı dürbünleye dürbünleye Süleyman'ın dediği katır yoluna geldiğimde saat akşamüstü onaltı otuzdu. Nedense orada oturup Süleyman'ı beklemekten sıkıldım. Dallardan bir işaret koyup gece geçtiğimiz yerden...
Geçmişin izi (273)
Etrafı dürbünleye dürbünleye Süleyman’ın dediği katır yoluna geldiğimde saat akşamüstü onaltı otuzdu. Nedense orada oturup Süleyman’ı beklemekten sıkıldım. Dallardan bir işaret koyup gece geçtiğimiz yerden geri dönecektim ama bir sarpta tıkanıp kaldım. Oradan geri döndüm. Doğru tahmin ettiysem şu istikametten gelmiştik diyerek genç çam ormanlarının arasından yürüdüm. Bucak Çökelesi’nin çeşmesini buldum. Evet, buradan geçmiştik. Hava hafif çiğ gibi yağıyor, önümdeki sis bir açılıp bir kapanıyordu. Rutubetli havadan terlediğimi ve de çok susadığımı fark ettim. Vakit kaybetmemek için hayvanlar gibi ağzımı çeşmenin teknesine batırıp birinci yudumu içitim. İkinci yudumu dudaklarımdan dilimin üstüne aldığımda arkamda kurtların uluma sesleri sanki kulaklarımı tırmalıyordu. Hemen toparlanıp var gücümle geçebileceğimi tahmin ettiğim tepeye tırmanmaya başladım. Bu arada tüfeğimin emniyetini açtım. Cep fenerini çıkarıp yaktım. Kurtlar bazen tek tek, bazen de bir kaçı birden uluşuyorlardı. Bu hayvanlar bana yabancı değillerdi. Papazın Yüzü’nde ben donmak üzereyken bile bana saldırmamışlardı ama o zaman onlar üçtü ve gündüzdü. Aynı zamanda açık alandaydık. Şimdi daha az şanslı olduğumu kendime söylemeliydim. Onların sayısını bilmiyordum ve ormanlık alanda gecenin içindeydim. Eğer saldırırlarsa her halde kurtuluş şansım yok giye düşündüm. Aniden saldırmayıp ta etrafımda çok sıkıştırırlarsa bir ağaca çıkarım, oradan tüfek atıp arkadaşlarımı uyarırım. Elbet ben donmadan yardımıma gelirlerdi. Şimdi onlar manardalardı. Tüfek atsam da duymazlardı. Attığım tüfek eğer kurtlar benden habersizse onlara kendimi ihbar etmekten başka bir işe yaramazdı. Şimdi telaşa kapılmadan, soğukkanlılığımı yitirmeden var gücümle yürümeliydim.
Önüm çok dik yokuş ve sarp olduğu için çok mesafe kat edemesem de dişimi tırnağıma takıp ha gayret ha gayret derken tepeye ulaşıp Çökele tarafına devrilince artık kurtulmuştum. Çok geçmeden kesilen ağaçların dip taraflarını fark etim. Biraz daha inince siterlenmiş odun yığınlarını. Daha da inince bir kamyonun girip çıktığı yeri. O güzergaha inince Çökele’den gecenin sessizliğini yırtan mavzer seslerini fark ettim. Daha da ilerleyip Çökele mezarlığından Çökele’yi görünce araba çalışıyor, farı yanık ve insanlar belirli aralıklarla mavzer atıyorlar. Ben koşarak manara gelince herkes boynuma sarılıyor. Kurtuldun kurtuldun, diyorlardı. Hayrola ne var ne oldu diyince Süleyman’ı gösterdiler. Süleyman benden fazla korkmuş, iki dizini karnına çekip ikiye katlamış ağlıyordu. Allah’ım sonsuz şükür sonsuz şükür. Seni bağışladı diyip boynuma sarılıyordu.
DEVAM EDECEK