Türkiye’de bugün milyonlarca insanın ortak bir derdi var: Maaş yatıyor ama elde kalmıyor.
Her 10 kişiden 8’i, maaşı hesabına geçer geçmez kira, kredi, kredi kartı, faturalar, mutfak masrafları ve diğer zorunlu ödemelerini yapmak zorunda kalıyor. Daha ayın ilk günlerinde bütçenin büyük bölümü eriyor. Geriye ise ayın geri kalanını tamamlamaya çalışacak bir para kalıyor.
Eskiden maaş günü, insanın biraz olsun nefes aldığı gündü.
Şimdi ise maaş günü, çoğu kişi için ödeme günü anlamına geliyor.
Para hesaba yatıyor, birkaç saat içerisinde farklı hesaplara dağılıyor.
Kira ödenecek…
Elektrik, su, internet, telefon faturaları ödenecek…
Kredi taksiti varsa yatırılacak…
Kredi kartının asgarisi ya da borcu kapatılmaya çalışılacak…
Bir de mutfak var.
Çocuğun okul masrafı, ulaşım, sağlık gideri, evin eksikleri derken ay daha başlamadan hesap yeniden sıfıra yaklaşıyor.
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
İnsanlar artık para biriktirmeyi değil, ayı tamamlamayı düşünüyor.
Bir zamanlar “Ay sonunda ne kadar para kaldı?” diye sorulurdu.
Şimdi ise “Ay sonuna kadar nasıl dayanacağız?” sorusu daha fazla soruluyor.
Bu durum yalnızca düşük gelirli vatandaşın sorunu da değil. Orta gelir grubunda bulunan birçok aile de artan yaşam maliyetleri karşısında bütçesini denkleştirmekte zorlanıyor.
Çünkü mesele sadece maaşın ne kadar olduğu değil.
Maaşın karşılığında alınabilenlerin ne kadar azaldığıdır.
Market alışverişine çıkan vatandaş bunu çok net görüyor. Sepete birkaç temel ürün koyuyorsunuz, kasaya geldiğinizde rakam beklediğinizin çok üzerinde çıkıyor.
Bir restoranda yemek yemek artık birçok aile için özel bir gün planı.
Tatile çıkmak lüks.
Ev almak zaten ayrı bir hesap.
Araba almak başka bir hesap.
Hatta bugün bazı insanlar için ay içerisinde bir kez dışarıda yemek yemek bile bütçe planlaması gerektiriyor.
En düşündürücü tarafı ise insanların giderek daha fazla borçla yaşamaya başlaması.
Bir borcu kapatmak için başka bir ödeme yöntemi devreye giriyor. Kredi kartı kullanılıyor, taksit yapılıyor, erteleniyor.
Fakat ertelenen her ödeme, aslında gelecekteki maaştan biraz daha fazla para götürüyor.
Böylece insan daha maaşı yatmadan bir sonraki ayın parasını harcamış oluyor.
Bu bir kısır döngü.
Ve bu döngünün içerisinde en çok kaybolan şeylerden biri de huzur.
Çünkü geçim sıkıntısı yalnızca cüzdanı değil, insanın psikolojisini de yoruyor.
Ayın 25'i geldiğinde hesabına bakıp “Daha beş gün var” diye hesap yapan insanların sayısı az değil.
Pazara giderken ne alacağını önceden hesaplayan, markette ürünün fiyatına bakmadan sepete atamayan, çocuğunun istediği bir şeyi alırken bile iki kere düşünen aileler var.
Oysa insanın hayatı sadece faturalarını ödemekten ibaret olmamalı.
Çalışan insanın emeğinin karşılığını aldığında biraz nefes alabilmesi, geleceğe dair küçük de olsa bir plan yapabilmesi gerekiyor.
Bir kenara üç kuruş koyabilmek…
Çocuğuna gönlünce bir şey alabilmek…
Beklenmedik bir masraf çıktığında paniğe kapılmamak…
Bunlar lüks değil.
Bunlar, insanca yaşamanın temel ihtiyaçlarıdır.
Bugün Türkiye’nin konuşması gereken konulardan biri de tam olarak budur.
Maaşların sadece rakamsal olarak ne kadar arttığı değil, vatandaşın o maaşla nasıl yaşadığıdır.
Çünkü maaş yükselirken kira daha hızlı yükseliyorsa, market sepeti daha pahalı hale geliyorsa, faturalar artıyorsa vatandaşın cebindeki gerçek değişimi sadece bordroya bakarak anlayamayız.
Mesele maaşın kaç lira olduğu değil, ayın kaçıncı gününe kadar yettiğidir.
Ve galiba artık en önemli soru şu:
İnsanlar maaş aldıkları gün neden mutlu olmak yerine, hangi borcu önce ödeyeceklerini düşünmek zorunda kalıyor?
Bu sorunun cevabını bulmadan, geçim sıkıntısının gerçek yüzünü anlamış olmayacağız.
Çünkü bugün birçok insanın cüzdanındaki para bitmeden önce umudu tükeniyor.
Maaş daha cebe girmeden bitiyorsa, burada sadece ekonomi değil, hayatın kendisi konuşulmalıdır.