Alanya’ya her baktığımızda aslında iki farklı şehir görüyoruz.
Bir tarafta her yıl milyonlarca insanı ağırlayan, otelleri, restoranları, plajları ve hareketli turizm hayatıyla dünyanın dört bir yanından insanları kendisine çeken bir Alanya var.
Diğer tarafta ise kalenin eteklerinde yaşayan tarih, Dim Çayı’nın serinliği, Toroslar’ın sessizliği, köylerin sıcaklığı, esnafın selamı, sokakların hatırası ve bu şehre yıllarını vermiş insanların hikâyeleriyle başka bir Alanya…
Peki hangisi gerçek Alanya?
Aslında ikisi de.
Ama mesele şu:
Biz bu iki Alanya’yı aynı hikâyenin içinde buluşturabiliyor muyuz?
Alanya sadece deniz, kum ve güneşten ibaret değil.
Bunu artık hepimizin daha yüksek sesle söylemesi gerekiyor.
Çünkü Alanya’nın en büyük zenginliği yalnızca sahilleri değil; binlerce yıllık geçmişi, doğal güzellikleri, kültürel mirası ve kendine özgü şehir kimliğidir.
Kadıini Mağarası’nda yapılan çalışmalar bunun en güzel örneklerinden biri.
Toprağın altından çıkan her bulgu, aslında bize şunu hatırlatıyor:
Bu şehir dün başlamadı.
Alanya’nın geçmişi, bugününden çok daha eski.
O nedenle geleceği planlarken geçmişimizi de unutmamamız gerekiyor.
Yeni yollar, yeni binalar, yeni tesisler elbette olacak. Şehir büyüyecek, nüfus artacak, turizm gelişecek.
Ama büyümek ile kimliğini kaybetmek aynı şey değil.
Alanya’nın önümüzdeki yıllardaki en büyük sınavı da burada başlayacak.
Daha çok turist mi?
Daha çok bina mı?
Daha çok araç mı?
Daha çok alışveriş merkezi mi?
Elbette bunların hepsinin ekonomik karşılığı var.
Fakat bir şehir yalnızca ekonomik rakamlardan oluşmaz.
Bir şehri şehir yapan, insanının oraya aidiyetidir.
Sabah esnafın kepenk açarken komşusuna selam vermesi, mahallede çocukların top oynaması, yaşlıların aynı bankta yıllardır oturması, bir yabancının Alanya’ya geldiğinde kendisini misafir gibi hissetmesi…
İşte şehir dediğimiz şey biraz da budur.
Alanya’nın önünde büyük bir fırsat var.
Turizmi yalnızca yaz sezonuna sıkıştırmayan, tarihini ve doğasını ekonomik değere dönüştüren, kültürünü koruyan, ticaretini güçlendiren ve en önemlisi kendi insanını merkeze alan bir şehir modeli oluşturabiliriz.
Bunun için herkesin aynı şeyi düşünmesi gerekmiyor.
Ama herkesin aynı soruyu sorması gerekiyor:
“Ben Alanya’ya ne katıyorum?”
Bu soruyu belediye de sormalı, siyasetçi de…
Esnaf da sormalı, iş insanı da…
Gazeteci de sormalı, vatandaş da…
Çünkü Alanya hepimizin ortak hikâyesi.
Ve bu hikâyenin bir sonraki bölümünü bugün yazıyoruz.
Yıllar sonra çocuklarımız bu şehre baktığında yalnızca yüksek binaları ve kalabalık caddeleri görmesin.
Bir kaleyi, bir mağarayı, bir ağacı, bir denizi, bir sokağı ve güzel bir şehir kültürünü de hatırlasın.
Çünkü Alanya’yı Alanya yapan, sadece sahip oldukları değil;
onları nasıl koruduğumuzdur.