Turizmde otel isimlerinin de gelişimi ilginçtir.

Saray ile başlayan, deluxe ve ultra lüks gibi sıfatlarla büyüyen bu isimler zamanla antik kentleri, tapınakları ve mitolojik kahramanları tek tek dolaştı.

Bir dönem Olimposlar, Apollonlar, Artemisler ardı ardına sahneye çıktı. Hatta isim arayışı Nirvana’lara kadar ulaştı.

Tarih, efsane ve pazarlama aynı cümlede buluştu.

Ama bu yolculuk sadece kelimelerin yolculuğu değildi. Aynı zamanda turizmin kendini anlatma biçiminin de dönüşümüydü.

Bir noktadan sonra oteller, sundukları hizmeti anlatmak yerine nasıl görünmek istediklerini anlatmaya başladılar.

İsimler büyüdü, sıfatlar çoğaldı, anlam ise giderek inceldi. “Lüks” yetmedi, “deluxe” oldu. O da yetmedi, “ultra lüks” geldi.

Kelimeler bir süre sonra hizmeti tarif etmeyi bıraktı, beklentiyi büyütmeye başladı.

Turizmde isim sadece bir isim değil, bir vaattir. Daha kapıdan girmeden misafire ne hissetmesi gerektiğini söyleyen bir vaat.

“Saray” diyorsanız ihtişam, “ultra lüks” diyorsanız sınırların ötesinde bir konfor sözü verirsiniz. Gerçek deneyim ise çoğu zaman bu vaadin gerisinden gelir.

Otelin önce ismi check-in yapar misafirlerimizin hafızalarına.

Ama bir sorun var… Genelde isimler var ama hikâye yok.

Örneğin; ismini “Gece Tanrıçası”ndan alan bir otelde o tanrıçaya dair tek bir iz bulunmaz. Ne bir tablo, ne bir motif, ne de bir anlatı…

Yine ismi bir kıtayı taşıyan otelde o coğrafyaya dair hiçbir hafıza yoktur. Ne bir heykel, ne bir figür, ne de bir hikâye… Sanki isim tabelada kalmış, içeri hiç girmemiştir.

Ayrıca otel isimlerinde, o bahçede hiç yetişmeyen çiçeklerin isimleri kullanıldı uzun süreler. “Cennet” dendi, “Park” dendi…

Kültürümüzle pek bağı olmayan palmiye isimleri ise neredeyse vazgeçilmez oldu. Doğa da, kültür de isimde vardı. Ama gerçekte yoktu.

Bizler yıllar önce farklı bir şey yapmayı denemiştik. Otelin kısmen üzerine kurulduğu antik kentin kurucusu ve eşinin heykellerini bahçeye yaptırmıştık.

Temalı gecelerde bu iki önemli tarihi şahsiyeti misafirlere anlatır, o coğrafyanın hikâyesini yaşatmaya çalışırdık.

Bir ismi kullanmak kolaydır. O ismin hakkını vermek ise emek ister.

Bir gün otele bir içecek firması demo için gelmişti. Tadım için davet edildim. Ürünün ismi dikkatimi çekti. Oldukça iddialıydı.

Satış sorumlusu genç arkadaşa döndüm ve sordum:

“Bu ismin anlamı nedir?” Bir an durdu. “Valla bilemiyorum müdürüm… Ama ürünümüze güveniyoruz. Tadı eşsizdir. Tedarik ağımız güçlü…” diye anlatmaya başladı.

Yanındaki, yaşı oldukça ileri olan teknisyen bey, verilen cevaptan biraz mahcup olmuş olacak ki araya girdi: “Müdürüm, ismin galiba tarihi bir anlamı var…”

Ürünü tattık. Gerçekten başarılıydı. Aroması, sertliği yerindeydi.

Fiyat ve ödeme koşulları için firmayı satın alma müdürümüze devredip internetin başına geçtim. Araştırdıkça şaşırdım.

Ürünün ismi, Sümer mitolojisinde o içeceği üreten tanrıçanın ismiydi!

İçecek tarifinin çivi yazısı ile işlendiği yazıt, eşsiz bir arkeolojik buluntu olarak literatüre geçmişti.

Üstelik Sümerlerde bu içeceğin tüketildiği bir festival, bir ritüel ve bunu anlatan kabartmalar vardı. Yani ortada sadece bir ürün değil, isminde binlerce yıllık bir hikâye gizliydi.

Ama o hikâyeyi bilen yoktu. Anlatan yoktu. İsim vardı, karşılığı yoktu.

Aslında o günlerde Oktoberfest için bir sponsor firma arıyorduk. O gün sadece bir firma bulmamıştık, o içeceğin tanrıçasını bulmuştuk.

Ve hikâyeyi kurmaya karar verdik. Misafirlerimiz bu kez plastik bardaklardan değil, tıpkı Sümerler gibi uzun kamışlarla küplerden içecekti içeceklerini…

Firmadan buna uygun bir stand ve o hikâyeyi anlatan görseller hazırlamalarını rica ettik. Festival günü geldiğinde artık ortada sadece ikram edilen bir içecek yoktu. Bir hikâye vardı.

İsim, ürün ve deneyim ilk kez aynı dili konuşuyordu.

Ve belki de bu yüzden, o gece misafirler tarafından sadece tüketilmedi, hafızalara kazındı.

Bugün ise çoğu yerde isim tabelada duruyor, hikâye ise hiç başlamıyor.

Bu otellerin logoları da en az isimleri ve mimari yapıları kadar alakasızdır. Aynı otelde üç farklı hikâye vardır: Biri tabelada, biri binada, biri de logoda…

Ama hiçbiri aynı hikayeye ait değildir. Neyse ki batan güneş, palmiye ve portakal figürlerinden oluşan logolardan bıkıldı. Şimdi elbise askısına benzer figürler, pırlantalar ve padişah tuğraları daha popüler.

Semboller değişti, ama anlamsızlık yerinde duruyor. İsim, mimari ve logo aynı hikâyeyi anlatmadığında ortaya otel değil, sadece bir görüntü çıkıyor.

Ve turizmde en kolay üretilen şey de zaten görüntü değil mi?

Whatsapp Image 2026 04 03 At FgdWhatsapp Image 2026 04 03 At 09.08.38FgfgWhatsapp Image 2026 04 03 At 09.08.37FddddWhatsapp Image 2026 04 03 At 09.08.37GFgfdg