Egemenliğin bir aileden alınıp millete verildiği, Ulusal Egemenliğimizin başlangıcı 23 Nisan 1920. Türk milleti açısından çok önemli bir gün olan "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" siyasi parti liderlerinin polemikleri kadar ilgi görmedi. X, Y, partilerinin "ben şu kadar para vereceğim, ben şu kadar indirim yapacağım" gibi Türkiye'ye özgü standart seçim vaatlerinin gölgesinde, sembolik olarak makamlara oturtulan çocuk görüntüleriyle milli bayram geçiştirildi. Türk milleti ve siyasetçiler, ulus olarak varlık nedenlerini unutup tamamen basit söylemlere yöneldiler.
Oysaki 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi’ni (BMM) açanlar doğrudan halkın temsilcileriydi. Milletvekillerinin mesleklerine bakılacak olursa bu gerçek daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Zamanın koşulları düşünüldüğünde BMM'de bulunmak kişisel çıkar sağlanacak bir uğraş değil bilakis riskli ve özverili bir davranıştı. Birinci BMM vatan savunması için bir araya gelmiş bir halk meclisi idi.
Amasya Genelgesi'nde yer alan "Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" kararı ile ilk kez ulusal egemenlik vurgulanmıştı. Erzurum ve Sivas Kongreleri Amasya Genelgesi'nin belirlediği ilkeler yönünde yapılarak, halkı temsil eden bir meclis Ankara'da açıldı. İstanbul'un işgali ile dağılan İstanbul Meclisi'nin kimi üyeleri, illerden seçilmiş milletvekillerinin katılımıyla Büyük Millet Meclisi oluşturuldu. 23 Nisan 1920'de BMM'nin açılması ile Türk Milleti, hem Türk İstiklal Savaşı'nda ulusal direnişi yönetecek yapıyı, hem de Türk Milletini temsil edecek otoriteyi belirlemiş oldu.
Ordu kurmadan meclis açan tek lider Atatürk'tür. Kurtuluş Savaşı'nı halkla, meclisle yapan tek lider de Atatürk'tür. Günümüz siyasi parti genel başkanlarının küçücük mahalle başkanlarını seçtikleri bir dönemde ulusal milli mücadeleyi Türk Milleti ile yapan büyük şahsiyetin adı Atatürk'tür.
Atatürk, antiemperyalist bir bilince sahipti. Çok yoğun çalışmalar sonucu milli güçleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerini topladı ve onlara da aynı bilinci verdi. Atatürk'ün her konuşmasında ve her davranışında antiemperyalist tutum vardır.
Anadolu'nun yer yer işgal edildiği günlerde işgallere karşı bölgesel olarak kendiliğinden ortaya çıkan milli güçleri yok etmek için İstanbul Hükümeti ve işbirlikçileri her türlü gücü kullanıyorlardı. İstanbul'da bulunan Osmanlı hükümetleri Anadolu'da yükselen milliyetçileri pasifize etmek için din silahını da kullandılar. İslam ümmetini birbirine düşürmek için yazılmış vesikalar ve fetvalar İngiliz uçaklarıyla Anadolu'ya dağıtılıyordu. Konsolosluklar, Rum ve Ermeni teşkilatları da bu fetvaları Müslüman Anadolu insanının görmesi için çaba sarf ediyordu. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve İstanbul Müftüsü Dürrizade Abdullah Efendi tarafından hazırlanan Kuvay-ı Milliyecileri suçlayıcı fetvalar Anadolu'nun her yerine ulaştırılmıştı.
Türk yurdu Anadolu, savaşın galipleri arasında paylaşılmaya başlanmıştı. İşgalcileri durduracak Anadolu Türk insanın ne sesi, ne silahı, ne de gücü vardı. Türk vatanının paylaşılmasını reddedenler "dinsizlikle" yaftalanıyor, itibarsızlaştırılıyordu. İşgalcilerin zulmüne karşı Müslüman tebaayı bir araya getirmek, işte Atatürk bunu yapıyordu. Müslüman Anadolu halkını bölmek isteyenlere tarihte eşi benzeri nadir görülecek bir gelenekle, Türk Milletinin devlet geleneğinin vazgeçilmezi olan Kurultay Meclis ile cevap veriyordu.
Türk İstiklal Savaşı'nı yürütecek BMM, I. Meclis, Milli güçleri bir araya getirip egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu esası üzerine inşa edilmişti.
Atatürk, fiilen ortaya konulan otoritenin güçlü olduğunu göstermek, tesirini artırmak ve İstanbul'da bulunan halifelik müessesinin dini alanda bir operasyon yapmasını engellemek adına meclisin açılışında dinsel seremonilere yoğun yer vermişti. Açılış günü özel olarak seçilmişti. Yunus Nadi, bu tercihin sebeplerini şöyle anlatmıştır:
"Hasımlarımız bizi mağlup edebilmek için müracaat ettikleri muhtelif silahlar içinde ezcümle, dine ve şeriata dahi istinat ediyorlar ve bizi şer’an asi ilan etmek hususunda çok ileri gidiyorlardı. Meşihat-ı İslamiye makamının fetvaları hep bu esas ve maksatla tertip edilmişti. Halife beyannameleri de hep bu esas ve maksada istinat ediyordu. Damat Ferit bu yoldan yürüyordu. Hâlbuki Ankara’da vatan ve milletin halas (kurtuluş) ve istiklalinde elbette din ve şeriatın dahi ağyarın ayakları altında zelil ve perişan edilmekten kurtarılması hususu da vardı. Dine hizmet ve riayet bahsinde dahi en büyük hürmet mevkii elbette Ankara’da toplanan fedakârlar tarafında idi. İngilizler Yunanlıların lehine milleti boğmaya, parçalatmaya, mahvetmeye alet olanların ağızlarına almaları bile dünyanın en sefil alçaklığı idi. Hakikat bu merkezdeyken İstanbul’un olanca nedameti ile Ankara aleyhine milletin mukaddesatını tahrik vesilesi yapmasına karşı, Ankara’nın dahi layık ve lazım olduğu veçhile mukabele etmesi zarureti hâsıl olmuştur. Bu cümleden olarak meclisin küşadı (açılışı) Perşembe’den Cuma’ya ertelenmiştir."
23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara’da sabahın erken saatlerinden itibaren bütün halk tören alanını doldurmaya başlamıştı. Hacı Bayram Camii ile Meclis binası arasına Ankara halkı sığmamış, evlerin çatıları insanlarla dolmuştu. Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazını kılmaya gelenler öylesine çoğalmışlardı ki, sokaklarda namaz kılmak için yer bulmaya çalışmışlardı. Hatta Atatürk ve arkadaşları bile yer bulmakta zorluk yaşamıştı. Cuma namazı kılındıktan sonra cami avlusunda toplanan cemaat tekbirler eşliğinde meclisin toplanacağı binanın yanına kadar yürümüşlerdi. En önde Hacı Bayram Veli’nin sancağı ve Sinop Mebusu Hoca Abdullah Efendi’nin başı üzerinde yeşil örtülü bir rahlede Kur’an-ı Kerim taşınıyordu. Bir manga askerde bu rahlenin iki tarafında ağır ağır ilerliyordu. Kuran-ı Kerim okunması yol boyunca devam etmişti. Meclis bahçesine gelindiğinde bir yanda kurbanlar kesiliyor diğer taraftan dualar okunuyordu. Okunan duaya eller semaya kaldırılarak "Amin" sesleriyle eşlik ediliyordu. Yüksek sesle okunan Hatim Duası sonrası Meclisin kapısındaki kurdele Atatürk tarafından kesilerek meclis açılmıştı. Mebuslar meclisteki yerlerine yerleşirken Hoca mebuslar hep bir ağızdan dua ediyorlar ve Buhari-i Şerif okuyorlardı. Mebuslar içeri girdikten sonra Hacı Bayramı Veli’nin sancağı kürsüye dikildi. Sakalı şerif ve Kuran-ı Kerim de kürsüye konulduktan sonra hep bir ağızdan dua edilerek TBMM açılış töreni tamamlandı.Atatürk de yaptığı konuşmayı "Cenab-ı Hakkın avnü inayeti bizimledir (Allah'ın yardım ve lütfu bizimledir )" diyerek sonlandırmıştı.
I. BMM'nin açılışı dinsel ritüellerle doluydu. Meclis açılışındaki dinsel törenlere en büyük eleştiriyi Kazım Karabekir Paşa yapmıştı:
"Tarihimizde bu kadar koyu taassupla, dini merasimle hiçbir meclis açılmamıştır. Fetvaları takip eden bu muazzam ihtifaller acaba yer yer başlayan ayaklanmalara karşı bir sigorta mı olacağı düşünüldü? Ne olursa olsun, inançla taassubu Milli Meclis’in başlangıç gününde ayırmak daha ihtiyatlı olurdu. Yani ne Cuma gününü seçmeye ve ne de bu kadar velveleye lüzum yoktu. Güzel bir dua iyi tesir yapabilirdi. Gösterilen bu taassubun devamı mümkün olmayacağından aksi tesiri daha tehlikeli olabilirdi."
Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türk milleti ilk kez doğrudan temsil hakkını kullanarak kendi kaderine el koydu. Meclisin üstünde güç tanımayan bu otorite, milletin kaderini tayin etme sorumluluğu taşıyordu. Bu nedenle kimilerine göre kurucu meclis, bazılarına göre ise ihtilal meclisi idi.
Atatürk, BMM'nin açılışı ile yaratılışında özgürlük olan Türklere istiklal ve istikballerini hediye etmişti. Demokrasiyi "daima yükselen bir deniz" olarak tanımlayan Türklerin Büyük Atası Atatürk'e içinde bulunduğumuz bu faşizm çağından Türk Milletinin evlatları olarak minnetlerimizi sunuyoruz.