​​DÜNYA 1947 baharına uyandığında, gökyüzünde sadece barışın güvercinleri uçmuyordu; ufukta iki dev kutbun çarpışma sesleri yankılanıyordu. Harry S. Truman, Amerikan Kongresi’nde kürsüye çıktığında aslında sadece bir yardım paketini değil, Soğuk Savaş’ın resmi başlangıç düdüğünü çalıyordu. Truman Doktrini, Türkiye ve Ortadoğu için bir "can simidi" miydi yoksa görünmez bir "zincir" mi? Gelin, tarihin bu en keskin virajına bir köşe yazarı gözüyle bakalım.

​O dönem Türkiye’nin uykularını kaçıran tek bir şey vardı: Sovyetlerin boğazlar ve doğu illeri üzerindeki iştahlı talepleri. Stalin’in gölgesi sınır boylarında dolaşırken, Truman Doktrini Ankara için çölde bulunan bir vaha gibiydi. Gelen 100 milyon dolarlık yardım, Türk ordusunu modernize etti etmesine ama bir bedeli vardı: Bağımlılık. Artık tüfeğinizden postalınıza kadar her şey "Made in USA" damgalıydı. Türkiye, bu doktrinle "Demir Perde"nin önüne örülen ilk tuğla oldu. Atatürk’ün "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" dengesi, yerini NATO’nun ileri karakolu olma misyonuna bıraktı. Marshall yardımlarıyla el ele giden bu süreç, Türkiye’de traktörlerin toprağa girmesini sağladı ancak yerli sanayi hamlelerini bir kenara itip "montaj sanayii" ve "tüketim toplumu" tohumlarını ekti.

​Ancak Batı kulübüne, yani NATO’ya girmek öyle sadece stratejik konumla ya da Sovyet tehdidiyle mümkün olmadı. Ankara, 1952’de o kapıdan içeri girmek için çok ağır bir bedel ödedi: Kore Savaşı. Binlerce kilometre ötedeki bir iç savaşta, Türk askerinin dökülen kanı, Washington koridorlarında NATO vizesine dönüştü. Bu süreçle birlikte Türkiye, sadece askeri bir müttefik değil, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki tüm operasyonel gücünün "lojistik üssü" haline geldi. 1954’te temelleri atılan ve bugün hala tartışmaların odağında olan İncirlik Üssü, bu evliliğin en somut ve kalıcı nişanesi olarak tarihe geçti.

​Ortadoğu cephesinde ise bu doktrin basit bir ekonomik paket değil, bölgenin kaderini belirleyen bir "müdahalecilik manifestosu" idi. İngiltere’nin bölgeden çekilmesiyle doğan boşluğu ABD doldurdu; "komünizmle mücadele" kılıfı altında petrol yollarının güvenliği Washington’un iç meselesi haline geldi. 21. yüzyılın başında Truman’ın o eski doktrini, "Büyük Ortadoğu Projesi" (BOP) adıyla makyajlanarak tekrar sahneye sürüldü. Truman "komünizmden koruma" sözü veriyordu; BOP ise "demokrasi getirme" vaadiyle geldi. Ancak amaç değişmemişti: Enerji yollarının kontrolü ve İsrail’in güvenliğini merkeze alan bir bölgesel tasarım. Fas’tan Afganistan’a uzanan o geniş coğrafyada sınırların ve rejimlerin "rehabilite edilmesi" hedefleniyordu.

​İşte tam bu noktada, 2010’un sonunda patlak veren Arap Baharı, bu projenin en sert ve yıkıcı enstrümanı oldu. Tunus’ta bir umutla başlayan o halk hareketi, kısa sürede bir "kara kışa" evrildi. Libya’da devlet otoritesinin çöküşü, Mısır’da devrimin darbeye yenik düşmesi ve en nihayetinde Suriye’nin devasa bir vekalet savaşları sahasına dönüşmesi... Truman’ın attığı o ilk "müdahalecilik" tohumları, Arap Baharı ile meyvesini kaos, göç ve radikalizm olarak verdi. Türkiye ise bu süreçte, bir yandan NATO içindeki rolünü korumaya çalışırken, diğer yandan sınırındaki bu yangının doğrudan muhatabı ve mağduru oldu.

​Sonuç olarak Truman Doktrini olmasaydı, belki de bugün bambaşka bir haritaya bakıyor olacaktık. Kimilerine göre bu hamle Türkiye’yi bir "Sovyet uydusu" olmaktan kurtaran dâhice bir operasyondu. Ancak bugün hala tartıştığımız "tam bağımsızlık" ve "bölgesel yalnızlık" meselelerinin kökleri tam burada yatıyor. Truman dünyaya bir söz verdi: "Özgür halkları destekleyeceğiz." Ancak bu özgürlüğün faturası, Ortadoğu ve Türkiye için bazen demokrasi krizi, bazen de bitmek bilmeyen vekalet savaşları oldu.

​Kısacası; Soğuk Savaş’ın o dondurucu rüzgarında Truman bize bir palto hediye etti; ancak bu paltonun düğmelerini hep başkası ilikledi. Bugün Suriye’nin kuzeyindeki gerilimlerden Doğu Akdeniz’deki hak arayışlarına kadar her mesele, aslında o 1947 baharında kurulan "yeryüzü sofrasında" bize biçilen rolün birer yansımasıdır.

Esen kalın…