SINIRIMIZIN hemen ötesinde, coğrafyanın kaderini ve küresel dengeleri sarsan o karanlık senaryo maalesef 28 Şubat sabahında gerçeğe dönüştü. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı kapsamlı operasyon, sadece iki ülke arasındaki bir hesaplaşma değil, tüm bölgeyi içine çekebilecek devasa bir girdabın ilk halkası. Hafta sonu olmasına rağmen piyasalardan yükselen alevler, altın ve petrol fiyatlarındaki sert sıçrama, aslında dünyanın ne kadar büyük bir belirsizliğe uyandığının en somut göstergesi. Güvenli liman arayışındaki sermaye altına sığınırken, petrol varil fiyatlarının çift haneli yüzdelerle değer kazanması, yaklaşan ekonomik fırtınanın öncü sarsıntılarıdır.
Bu çatışmanın fitili çekilirken kullanılan "demokrasi getirme" ve "önleyici saldırı" gibi söylemler, bizlere 2003 Irak işgalinin o acı dejavusunu yaşatıyor. Batı’nın "özgürlük" vaadiyle sunduğu bu paketlerin altından her zaman kaos, yıkım ve mülteci krizleri çıktığını tarih defalarca yazdı. Ancak bu kez karşımızda daha karmaşık, Rusya ve Çin gibi devasa aktörlerin sessiz kalmayacağı, NATO’nun bir şekilde içine çekilmeye çalışılacağı çok daha tehlikeli bir denklem var. Eğer Rusya, müttefiki İran’ın yanında askeri ve lojistik olarak saf tutar, Çin ise enerji hatlarını korumak adına ekonomik yaptırımlara karşı bir kalkan oluşturursa, bu çatışma yerel bir kriz olmaktan çıkıp modern bir dünya savaşı provasına dönüşür.
Ekonomik açıdan en büyük kâbusumuz ise İran’ın elindeki "Hürmüz Boğazı" kartı. Dünya petrol sevkiyatının beşte birinin geçtiği bu dar su yolunun kapatılması ihtimali bile küresel arz zincirini felç etmeye yetti. Boğazın bir gün dahi kapanması, Brent petrolün kısa sürede 150 dolar bandını zorlaması demektir. Bu durum, enerji ithalatçısı olan Türkiye için sadece akaryakıt zammı değil; iğneden ipliğe her şeye gelecek devasa bir enflasyon dalgası, üretim maliyetlerinin katlanması ve cari açığın kontrolden çıkması anlamına gelir. Enerjide dışa bağımlı bir ekonomi için bu tür bir bölgesel yangın, tüm makroekonomik dengelerin yeniden yazılmasına zorlar.
Ticari bağlarımıza baktığımızda ise madalyonun çok kritik ve hayati bir yüzü var: Gübre ve tarım. Türkiye, tarımsal üretimde verimliliği sağlayan en önemli kalemlerden biri olan azotlu gübre ve hammadde ihtiyacının çok büyük bir kısmını İran’dan karşılıyor. İran, coğrafi yakınlığı ve lojistik avantajıyla bizim için ikamesi zor bir tedarikçi konumunda. Savaşın başlamasıyla birlikte sevkiyat yollarının tıkanması ve sınır ticaretinin durma noktasına gelmesi, üre gübresi başta olmak üzere fiyatları şimdiden uçuşa geçirdi. Çiftçimiz zaten yüksek maliyetler altında nefes almaya çalışırken, bu ticari damarın kesilmesi soframızdaki ekmeğin fiyatından gıda güvenliğimize kadar her şeyi doğrudan tehdit ediyor. İran’la olan yıllık milyarlarca dolarlık ticaret hacmimiz, bu ateş çemberinde erime riskiyle karşı karşıya.
Turizm cephesinde ise Alanya gibi dünya markası bölgelerimiz için riskler oldukça somut ve yakıcı. Turizm, her şeyden önce bir "güven ve huzur" sektörüdür. Savaşın tam komşuda olması, özellikle okyanus ötesinden ve Avrupa’dan bakan turist gözünde tüm bölgeyi tek bir "riskli coğrafya" olarak kodluyor. Alanya sokaklarında görmeye alışık olduğumuz Avrupalı turistler, sınırın hemen ötesindeki patlama seslerini duyduğunda rezervasyonlarını iptal etme eğilimine giriyor. Sadece Batı pazarı değil, savaşın içine çekilme riski olan Rusya pazarında da yaşanacak bir durgunluk, Alanya ekonomisinin can damarını kesebilir. Hava sahalarının askeri hareketlilik nedeniyle kısıtlanması ise en büyük risk.
Sonuç olarak; barışın sesi cılızlaştıkça, ekonominin, üretimin ve huzurun temelleri sarsılıyor. Türkiye’nin bu ateş çemberinde hem kendi ticari çıkarlarını koruması hem de sınır güvenliğini tahkim etmesi, rasyonel ve dengeli bir diplomasi yürütmesine bağlıdır. NATO’nun bu çatışmaya dahil edilme çabaları ise Türkiye’yi oldukça zor bir tercihin eşiğine getirebilir. Umalım ki sağduyu hâkim gelir ve bu yangın, bölgeyi ve geleceğimizi tamamen kül etmeden söndürülebilir.
Esen kalın…