TÜRKİYE’NİN yakın tarihine şöyle bir dönüp baktığımızda, bazen "keşke hiç yaşanmasaydı" dediğimiz, toplumsal hafızamızda derin izler bırakan duraklar vardır. İşte bunlardan biri, "post-modern darbe" olarak literatüre geçen 28 Şubat sürecidir.
Aradan yıllar geçse de bu meseleyi sadece geçmişin bir tozlu sayfası olarak değil, bugünkü kutuplaşmanın köklerinden biri olarak görmek gerekiyor.
28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısıyla başlayan o süreç, görünürde "irtica ile mücadele" adı altında yapıldı.
Ancak tarafsız bir gözle baktığımızda, bu müdahalenin sadece siyaseti değil, doğrudan insanların yaşam biçimlerini hedef aldığını görüyoruz. Üniversite kapılarında bekletilen başörtülü genç kızlar, kılık kıyafeti yüzünden mesleğinden edilen memurlar ve "ikna odaları" gibi uygulamalar, bu ülkenin evlatlarının zihninde derin yaralar açtı.
Demokrasi dediğimiz şey, sandıktan ibaret değildir elbet; ancak sandıktan çıkanı beğenmeyip dışarıdan müdahalelerle "balans ayarı" yapmaya çalışmak, o demokrasinin dişlilerine çomak sokmaktır. Bir insanın ne giyeceği, neye inanacağı veya özel hayatını nasıl şekillendireceği tamamen bireysel özgürlük alanıdır.
Devletin ya da vesayet odaklarının bu alana müdahale etmesi, toplumsal barışın altına dinamit koymaktan başka bir işe yaramaz.
Bugün geldiğimiz noktada, 28 Şubat’ın o yasakçı zihniyeti büyük oranda kırılmış olsa da, hala siyasetin temel malzemesinin "yaşam tarzı" üzerinden yürümesi oldukça düşündürücü. Bir taraf başörtüsünü, diğer taraf laik yaşam biçimini birer "kale" gibi savunurken, olan yine vatandaşa oluyor.
Bireysel tercihler üzerinden siyaset yapmak toplumu nasıl etkiliyor?
Kutuplaşma: İnsanlar artık birbirine "komşu" olarak değil, "karşı mahallenin temsilcisi" olarak bakıyor.
Gerçek sorunlarımızı konuşmak yerine, semboller üzerinden kavga ederek vaktimizi tüketiyoruz.
Gençler, özgürlüklerin tartışıldığı bir ortamda potansiyellerini sergilemek yerine, kendilerini bir kalıba sokmaya zorlanmış hissediyorlar.
Siyasi partilerin varlık sebebi, farklılıklarımızı kaşıyarak veya korkularımızı tetikleyerek "oy devşirmek" olmamalıdır. Bir siyasetçinin asıl başarısı, seçmeninin ne giydiğiyle uğraşmak değil; o seçmenin refah içinde yaşayacağı, kaliteli eğitim alacağı ve adaletle yönetileceği bir ortamı inşa etmektir.
Halkın derdi aslında bellidir: Mutfağındaki yangın, çocuğunun geleceği, adil bir hukuk sistemi ve huzurla nefes alabileceği bir sokak. Kimsenin kimseye yaşam tarzı dayatmadığı, herkesin kendi rengiyle var olabildiği bir Türkiye, en büyük zenginliğimizdir. Demokrasinin akışını yavaşlatan bu müdahaleler ve kutuplaştırıcı dil, bizi ileriye değil ancak yerimizde saymaya ya da geriye gitmeye zorlar.
Sonuç Olarak: 28 Şubat’tan çıkaracağımız en büyük ders şudur: Zorbalıkla toplum dizayn edilemez. İnsanların inançları, kıyafetleri ve özel tercihleri siyasetin konusu olmaktan çıkmadığı sürece tam anlamıyla özgürleşemeyiz.
Partiler, toplumun sinir uçlarıyla oynamayı bırakıp, vatandaşa "daha iyi bir yaşamı nasıl sunarız?" sorusuna odaklanmalıdır.
Unutmayalım ki; bir ülkenin gücü, herkesin aynı tip olduğu tek düze bir yapıdan değil, farklılıkların birbirine saygı duyduğu koca bir çınardan gelir.
Esen kalın…