ALANYA’NIN güneşli sokaklarında yankılanan o sesler, sadece birer slogan değil; bir ömrün yorgunluğunu sırtında taşıyanların son çığlığıydı. Geçtiğimiz günlerde emeklilerimiz meydanlardaydı. "Bıçak kemiğe dayandı" diyen de vardı, "Artık yaşamak istiyoruz" diye feryat eden de...

​Bir gazeteci, yazar ya da toplumun aynası olmaya çalışan bir kalem için asıl malzeme kütüphane raflarında değil, sokağın tozunda ve insanın gözbebeğindedir.

Ben de o gün orada, o kalabalığın içinde sadece kalabalığı değil, tek tek hikâyeleri dinledim. Çünkü her şeyi bilmek imkansızdır ama herkesi dinlediğinizde gerçeğin yalın haliyle tanışırsınız.

​Dinlediklerim arasında biri vardı ki, hikâyesi Türkiye’nin emekli portresini özetler nitelikteydi. Diksiyonu düzgün, birikimi hayranlık uyandıracak seviyede, belli ki yıllarını bu ülkeye hizmetle geçirmiş bir beyefendi. 21 bin lira emekli maaşı aldığını söyledi.

Günümüz şartlarında, hele ki Alanya gibi bir turizm kentinde bu rakamın ne ifade ettiğini hepimiz biliyoruz.

​Söz döndü dolaştı, her kiracının kanayan yarasına geldi: "Ev sahibim, benim ne kadar maaş aldığımı benden daha iyi biliyor," dedi acı bir tebessümle. Pazarlık şansı yok, itiraz hakkı yok. Maaşı aldığı gün, olduğu gibi ev sahibinin avucuna sayıyor.

​"Peki, nasıl geçiniyorsun?" diye sorduğumda o dik duruşlu adamın gözleri doldu. Bir süre sustu, yutkundu. Cevap, modern zamanların en hazin dayanışma örneğiydi: "Kayınvalidem..."

​Eşini yıllar önce kaybetmiş ama kayınvalidesi onu "evladımın emaneti" diyerek bağrına basmış. Kendi dairesinden gelen kirayı, damadı aç kalmasın, sokakta kalmasın diye ona gönderiyormuş. Erkekler ağlamaz derler ya; o an gözlerini benden kaçırdığında, aslında o yaşların akacak yer bulamadığı için içeriye, gururuna sızdığını gördüm…

​Türkiye’de bugün yaklaşık 17 milyon emekli var. Toplam seçmen sayısının 54 milyon civarında olduğunu düşünürsek, bu kitlenin sandıktaki ağırlığı matematiksel bir gerçeklikten çok daha fazlası. Seçmenin neredeyse yüzde 30’undan fazlasını oluşturan bu devasa kitle, bugün kendi kaderini tayin etmekten ziyade, hayatta kalma mücadelesi veriyor.

​Emeklilik, bir insanın dinlenme dönemi, hobilerine vakit ayırdığı, torunlarıyla huzur bulduğu "altın çağ" olmalıydı. Ancak bugün:

​Maaşlar kiraya yetmiyor.

​Pazarda akşam saati bekleniyor.

​Yaşlı ana-babalar, emekli olmuş çocuklarına bakmak zorunda kalıyor.

​Bir toplumun medeniyet seviyesi, çocuklarına ve yaşlılarına verdiği değerle ölçülür. Eğer bu ülkenin okumuş, yazmış, yıllarca emek vermiş bir emeklisi, 2026 Türkiye’sinde kayınvalidesinden gelen destekle ayakta durabiliyorsa; burada sadece ekonomik bir kriz değil, bir insanlık dramı yaşanıyor demektir.

​Meydanlardaki o "Yaşamak istiyoruz!" feryadı, lüks bir hayat talebi değil; insanca bir nefes alma isteğidir.

Alanya’nın o mağrur emeklisinin gözlerini kaçırarak anlattığı bu hikâye, hepimizin hikâyesidir. Rakamlar, yüzdeler, istatistikler uçup gider; geriye o avuca sayılan maaşın ve sığındığı vefanın burukluğu kalır.

​Unutmayalım ki, bir gün herkes o yaşa gelecek. Bugün emekliyi görmezden gelen her sistem, aslında kendi geleceğini karanlığa mahkûm etmektedir.

Esen kalın...