ORTA DOĞU bugün yine toz duman içinde. Ancak bu kez hedef tahtasına oturtulan ne Irak ne de Suriye’ye benziyor. Karşımızda, binlerce yıllık devlet geleneğiyle yoğrulmuş, kökleri tarihin en derin katmanlarına uzanan bir dev: İran.

​Bizim bu topraklarla olan bağımız, sadece 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile çizilen ve neredeyse dört asırdır değişmeyen o sarsılmaz sınır çizgisi değildir.

Bizim İran’la bağımız; bir dize şiirde, bir hamle satrançta ve ortak bir kaderin kederinde gizlidir. Bugün "demokrasi götürme" vaadiyle bölgemizi kan gölüne çevirenlerin, Tahran’ın bir köyü kadar bile tarihi olmayanların anlamadığı gerçek şudur: Rejimler halkların tasarrufundadır; dışarıdan dayatılan her "özgürlük", beraberinde sadece esaret ve yıkım getirir.

​İran’ı sadece siyasi bir aktör olarak görmek, onun ruhunu ıskalamaktır. Türk edebiyatı ve sanatı, yüzyıllar boyunca bu kadim kültürle beslendi. Klasik edebiyatımızın temel taşları İran coğrafyasının imgeleriyle örülüdür. Bugün modern edebiyatımızda da bu izleri sürmek mümkündür.

​Leyla ile Mecnun, Genceli Nizami’nin kaleminden gitmiştir edebiyatımıza, şarkılarımıza ve türkülerimize. Hüsrev ü Şirin (Ferhat ile Şirin yine Nizami’nin Hamse’sinde yer alan aşk hikayesidir.

Daltonlar’dan başka edebi ve tarihsel derinliği olmayan emperyallerin dünyaya barış getireceğini düşünmek saflıktır.

Biz aynı duygu ikliminin çocuklarıyız. Bir yanda satranç ustası zekasıyla Pers geleneği, diğer yanda bu coğrafyanın her bir karışı için bedel ödeyen Türk halkı...

​Bugün Netanyahu ve destekçilerinin yürüttüğü politika, bölgeyi bir "arka bahçeye" dönüştürme çabasından başka bir şey değildir.

Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de sahnelenen oyunun aynısı şimdi İran üzerinden kurgulanıyor. Klonlanmış liderler, sahte demokrasi vaatleri ve ardından gelen sivil katliamları... Gazze’de çocukları katleden bir zihniyetin, başka bir coğrafyaya "huzur" getireceğine inanmak saflıktan öte bir körlüktür.

​İran, bunca ambargoya ve baskıya rağmen kendi savunma sanayisine, füze sistemlerine yatırım yaparak aslında bölgedeki dengeyi korumaya çalıştı.

Bu, emperyalist güçler için bir korku kaynağıdır; çünkü onlar karşısında boyun eğen, kaynakları sömürülen "kukla devletler" görmek isterler.

​ABD’nin iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle bulduğu bu pervasız alan, ne yazık ki uluslararası hukuku ve insanlık onurunu ayaklar altına alıyor.

Avrupa’nın sessizliği, Rusya’nın Ukrayna ile meşguliyeti bu pervasızlığı körüklüyor. Ancak unutulmamalıdır ki; tarih, dışarıdan müdahaleyle rejim değiştirenleri değil, kendi onurunu ve sınırlarını koruyanları yazar.

​İran halkı, kendi geleceğine kendi karar verecek olgunluktadır. Bugün sivil katliamlarına sessiz kalmak, bu barbarlığa bir nevi ortak olmaktır.

Bizim temennimiz; bu kadim coğrafyanın bir daha kanla değil, Füruğ’un şiirleriyle, Behrengi’nin masallarıyla ve barışın diliyle anılmasıdır.

​Zira bu topraklar, üzerinden geçen tüm işgalcilere rağmen ayakta kalmayı başaran devasa bir hafızadır. Ve bu hafıza, satranç tahtasında son hamleyi henüz yapmamıştır.

Tahminlerin aksine İran asla kolay bir lokma değildir. ABD yine kendi Vietnam’ını yaratmanın temellerini atmıştır.

Komşumuzda iç kargaşa olmaz, halk birbirileriyle kenetlenirse bu savaşın galibi olmasa da mağlubu ABD ve katil İsrail olacaktır.

Esen kalın...