ORTA Doğu, tarihinin en kritik ve sancılı dönemlerinden birinden geçiyor. Savaşın başladığı günden bu yana sular durulmak bir yana, her geçen gün daha da bulanıyor.
Bu süreçte en dikkat çeken askeri hareketliliklerden biri, İran’ın bölgedeki ABD üslerini açıkça hedef alan stratejisi oldu.
İran yönetimi, aslında uluslararası siyasetin en yalın mantığını işletiyor: "Eğer sen evinde benim düşmanımı barındırır, ona lojistik sağlar ve yataklık edersen, ben de o namlunun ucunun bana dönmesini beklemem."
Bu sert denklem içinde Türkiye, bölgenin geri kalanından kalın çizgilerle ayrılan, takdire şayan bir duruş sergiliyor.
Türkiye, krizin ilk anından itibaren "savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz" düsturuyla hareket etti.
Ankara’nın sergilediği bu net duruş ve arabuluculuk çabaları, sadece Batı tarafından değil, İran tarafından da dikkatle izleniyor.
İran, Türkiye’yi karşısına almanın kendisine hiçbir fayda sağlamayacağının bilincinde.
Burada Türk dış işlerinin yürüttüğü akılcı ve dengeli politikanın payı çok büyük.
Türkiye bir yandan İsrail ve ABD’nin saldırgan politikalarını sert dille kınarken, diğer yandan NATO üyeliğinden doğan sorumluluklarını ve kurallarını bir devlet ciddiyetiyle yönetiyor.
Bu denge, Türkiye’yi bölgede hem sözü dinlenen hem de dokunulması riskli bir aktör haline getiriyor.
İran için Türkiye ile yeni bir kriz penceresi açmak, mevcut konjonktürde yapılacak en büyük stratejik hata olurdu.
Madalyonun öteki yüzüne baktığımızda ise karşımıza hazin bir tablo çıkıyor. Lübnan’ı bir kenara koyarsak, bölgedeki İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu ne yazık ki sınıfta kalmış durumda.
Bugün bölgedeki hemen her ülkede Amerikan üsleri var ve bu üslerden kalkan uçaklar, lojistik destekler doğrudan bölge halklarına ve İran’a karşı kullanılıyor.
İran bu üsleri vurduğunda "Neden benim toprağımı hedef alıyorsun?" diye sormaya kalkan bölge liderlerine, İran’ın verdiği yanıt aslında tüm çıplaklığıyla ortada.
Ancak asıl acı olan, bu ülkelerin İsrail ve ABD korkusuyla büründükleri o derin sessizliktir.
Kendi topraklarının bir başka komşu İslam ülkesine karşı operasyon merkezi yapılmasına boyun eğen bu rejimler, aslında halklarının iradesini değil, kendi saltanatlarını koruma kaygısını gütmektedir.
Kendi koltuklarını ve statükolarını sürdürmek adına verilen bu tavizler, İslam dünyasının neden bir türlü ortak bir irade koyamadığının da en somut kanıtıdır.
Sonuç olarak
Türkiye, bu yangın yerinde hem vicdanın hem de aklın sesi olmaya devam ediyor. Ne pahasına olursa olsun bu dik duruşun ve "barış netliğinin" korunması hayati önem taşıyor.
Bölge ülkeleri kendi topraklarındaki yabancı postalların gölgesinde siyaset üretmeye çalışırken, Türkiye’nin bağımsız ve çok yönlü diplomasi trafiği, gelecekte bölgenin yeniden inşasında en sağlam temel olacaktır.
İnancımız odur ki; Türkiye bu akılcı pozisyonunu koruyacak ve coğrafyamızın tamamen karanlığa gömülmesine engel olan o yegâne fener olmayı sürdürecektir.
Esen kalın...