İlk tüfeği Ahmet patlattı. Derken Diran'da başladı. Birer tarak mermiyle kayaları dövdüler, isabet yok. Arkasından Süleyman tarafından bir tüfek patladı. Hayvanlar bizden uzaklaşıp kalenin arkasında kaldıklarından artık görmüyoruz....
İlk tüfeği Ahmet patlattı. Derken Diran’da başladı. Birer tarak mermiyle kayaları dövdüler, isabet yok. Arkasından Süleyman tarafından bir tüfek patladı. Hayvanlar bizden uzaklaşıp kalenin arkasında kaldıklarından artık görmüyoruz. Birkaç dakikalık aradan sonra Ahmet tarafından da bir tüfek patladı ve Ahmet’ten çok geçmeden ıslık sesleriyle yardım talebi geldi. Hacı tüfeğini, kolanını alıp Ahmet’in yardımına giderken bizde Süleyman’ı bekledik. Çok geçmeden Süleyman dörtlü tekeyi yüklenmiş geldi. Süleyman’a üstünün yüküyle bize uymamasını, istediği gibi yürüyüp Çökele’ye çıkmasını söyledik. Bizde indiğimiz gibi yavaş yavaş Çökeleye çıktığımızda hava kararmak üzereydi. Semercinin çardağında iki dörtlü teke soyulmuş ev asılı duruyorlardı. Misafirlerimize hem birer post, hem et hediye edebilecektik. Onlara tüfekte attırmayı başarmıştık ama onlar avı vuramamışlardı. Bir gün sonra yola çıkmadan önce arkadaşlar dedim, tüfeklerinizin dürbün ayarlarını kontrol edin. Herhalde ayarsızlar ki tüfekleri boşa attınız. Bunun üzerine dikilen hedeflere kollarının üstünde çok seri atışlar yapan arkadaşlarımız hedeflerin hepsini de vurdular. Bizim derdimiz tüfek atamamak değil, sarp arazi yapısından korkumuz dediler. O kayalarda tepe aşağı tüfek atarken korkudan titredik. Onun için rahat atış yapamadık. Durum anlaşılmıştı. Dedikleri gibi misafirlerimizin problemi araziye uyum sağlayamamaktı. Çökele’den çıkıp arabamızın yanına geldiğimizde arabamızın saplandığı karın donmuş olduğunu gördük. Bunun üzerine Süleyman tezce Şıhuşağı Köyü’ne gitti. Oradan bulduğu genç insanlar kazma küreklerle geri geldi. Arabamızın saplandığı donmuş karı kazma küreklerle aştık. Arabamızı geri çevirip birde çalıştırınca artık sıkıntılar endişeler gerilerde kaldı. Neşe içinde korkuları, endişeleri, mutsuzlukları, mutlulukları paylaşarak Alanya’ya geldik. Diran’ın oğlu Fransa’da hukuk okuyordu. Oradan babasına Türkiye’de olmayan av malzemelerinin temininde yardımcı olduğu gibi bize de yardımcı oldu. Ahmet’le bizim en büyük problemimiz mermiydi. Diran’ın oğlu Fransa’dan mermi getiremezdi. Yasalarımız gereği bu imkansızdı ama parça parça bize aparatlarıyla beraber bir mermi doldurma makinesi, çekirdekleri ve Tubal 2 marka barutu getirmeyi başarmıştı. Ahmet’le epeyce bir doldurduğumuz mermileri kullandık. Birçoğunda başarılı olamadık ama o yoklukta çok makbule geçmişti. Şimdilerde olsa kimse böyle bir riske girmek istemez ama o yıllarda daha dostluğun, arkadaşlığın, sevginin, saygının, paylaşımın yerini bencillik almamıştı. Babasını bir iki keçi avına çıkardık diye bizi hiç tanımadığı halde bizim için o fedakârlığı yapmıştı o genç hukukçu. Ahmet ve Diran’la da dostluğumuz yıllar yılı devam edip gitti.
DEVAM EDECEK