Öyle yaptık ama maalesef bir şeylere rastlamadık. Kar yağışı da yoğunlaşınca tekrar Karakurt'a döndük. Mustafa'yla Oğuz'un Hanı'nın önünde vedalaşırken vakit öğleyle ikindi arasıydı. Arif'in Suyu'na geldiğimizde...
Öyle yaptık ama maalesef bir şeylere rastlamadık. Kar yağışı da yoğunlaşınca tekrar Karakurt’a döndük. Mustafa’yla Oğuz’un Hanı’nın önünde vedalaşırken vakit öğleyle ikindi arasıydı. Arif’in Suyu’na geldiğimizde Mıhlı Geçit’i tekrar dürbünle tararken altıdan çıkmış bir tekenin Mıhlı’da yukarıdan aşağıya indiğini gördük. Dürbünlü tüfeklerin gücünü biliyorduk nasıl olsa. Mesafenin tüfek atılamayacak kadar uzak olduğunu bile bile boş dönmenin de verdiği hırsla Ahmet’le tüfeklerin üstüne yattık, birer tarak mermiyi tekenin üstüne boşalttık. Yönü yukarıdan aşağıya olan teke önce durdu, sonra döndü ağır ağır yukarıya doğru yürümeye başladı. Dürbünü çıkarıp tekeye bir baktım ki her yeri kan içinde. Teke birden fazla yerinden vurulmuştu ama yavaş yavaşta olsa kaçıyordu. Ahmet’le Hilmi’ye iş düşmüştü. Biz dediler vadiden karşıya geçelim. Kanına düşelim. Bulabilirsek alıp gelelim. Ağırlıkları oradan ben yüklendim. Onlara bir tüfek bir kolan bıraktım. Ben dedim Mehmet Doğan’ın evindeyim. Ben Mehmet Doğan’ın sobasının başında çorbamı içerken hafiften bir yağmur başladı. Biz Mehmet Doğan’la sohbete daldık. Mehmet Doğan beni eğlendirebilmek için birazda muzipliğinden anlatıyordu. Dostum bir odada otururken yanın yören ne kadar sık olursa olsun bir kişilik yer muhakkak bulunduracaksın. Çünkü hayat beklenmedik olaylara gebedir. Sen istediğin kadar hatırlı kişi olabilirsin seninde hürmet edebileceğin, hatırını sayabileceğin biri gelirse ona yer verdiğin zaman ayakta kalmayasın. Devam ediyordu Mehmet Doğan. Sofrada önüne üzüm konursa küçük parçalar kopart. Büyük salkıma ilişme. Üzüm ekşi olursa salkımı geri koyamazsın. Sofrada önüne yoğurt koyarlarsa kaşığını yoğurdun üst taraflarına daldır. Zira kaşıklanan yoğurt sulanır. Altına daldırırsan kaşığın suyla dolar. Sofrada önüne tatlı veya yağlı bir şeyler konursa kaptan aldığın parçayı önüne doğru çekerek ayır ki önüne yemeğin yağı veyahut tatlısı gelsin. Ve mecliste hep az konuş, çok dinle. Eski bir söz vardır. Çok lakırtı yalansız, çok para haramsız olmaz derler. Mehmet Doğan’ı dinlerken annemi yaşadım. Oda bize öğütlerinde mecliste dilini, sofrada elini sakınacaksın derdi. Bütün bunlara dalmış avcılığın çıraklığının bitmeyeceğine inanmışken yatsıdan sonra Ahmet ile Yel Hilmi perişan bir vaziyette çıkageldiler. Teke yaralanmıştı. Hem de bir kaç yerinden ama yağan yağmur kan izlerini silmişti. Onu takip edememişlerdi. Bir de Ahmet Yel Hilmi’nin yel sıfatını kaldıralım, Mıhlı’nın sarplarında o bana yardım edeceğine ben ona yardım ettim diyordu. Bak dedim Hilmi, sıfatın yel kalsın ama hiçbir zamanda fırtına olmasın. Mehmet Doğan’ın yanan sobasının etrafında ıslaklıklarını kuruttular, çorbalarını içtiler. Oradakilerle vedalaştığımız sırada vakit gece yarısına yakındı. Av vuramamıştık ama dert değildi. Eski arkadaşlarla görüşmemiz, eskileri şöyle bir anımsamamız bile bizi mutlu etmişti. Alanya’ya ulaştığımızda Alanya esnafı dükkanlarını açıp müşterilerini bekleme hazırlığı içindelerdi. Bizim teke ise iki gün sonra çobanlar tarafından bulunduğunda bozulmuştu. Ama Hilmi postunu yinede almış.
DEVAM EDECEK