Fakat insanoğlu gelip fındık kadar bu yumru için bu güzelliğin toprakla ilgisini kesip o yumruyu da torbasına koyuyordu.

Fakat insanoğlu gelip fındık kadar bu yumru için bu güzelliğin toprakla ilgisini kesip o yumruyu da torbasına koyuyordu. "Dertleri zevk edindim / Bende neşe ne arar / Elem dolu gönlümden / Gitmiyor hatıralar / Maziden kalan her iz / Beni içten yaralar / Elem dolu gönlümden / Gitmiyor hatıralar" şarkısını o zamanın güzel seslerinde Behiye Aksoy’dan dinlerken arkadaşımın on aynı plağı üst üste koyup aynı şarkıyı on defa aralıksız dinlememiz. Gerçekten biz dertleri zevk mi edinmiştik. Sağlıkları, güzellikleri zevk edinemez miydik. Kendimize ait zaman kesitini yaşarken bile gönlümüz kayar hep büyük bir aşkla sarsılmaz bir sadakatla bağlandığımız Atamızın sevdiği Rumeli türküsünde bulurduk kendimizi; "Şahane güzün şahane / Hüsnüne yoktur bahane / Gel Süleyman ol cihane / Göynüme çare bulunmaz / Göynüm eylenmez aldanmaz / Uçan kuşlar kebab olsa / Akan sular şarab olsa / Meyhaneler mesken olsa / Ne gezersin mecnun gibi / Dudacığın mercan gibi / Sarılalım bir can gibi..." Bu türküyü birlikte söylerken atanın Süleyman’dan bile cihane Süleymanoğlu Süleyman olduğunda hemfikir olmanın mutluluğunu yaşardık, fakat mutluluğumuz uzun sürmez Ata'nın vatan aşkının dışında aşklarında mutlu olmadığını hatırlar onun adına üzülürdük. Gerçekten bizim gönlümüzde asla eylenmiyor muyduk yoksa eyleniyor muyduk bunun cevabını aramaya ne zamanımız vardı nede kendi kendimizle yüzleşecek cesaretimiz. Gençtik heyecanlıydık. Herkesin kendine göre mutlu olabileceği duyguları vardı ama vatan mutsuzdu. Oda bizim mutluluğumuzu gölgede bırakıyordu. Bütün bunlarla mücadele ederek eğitimlerimizi bitirmemiz, Alanya’ya dönmemiz. Şevket’in başarısız bir hizarcılık denemesinden sonra şimdi başarılı bir çiftçilik yapması. Serasının veriminin onu mutlu etmesi. İş kaygılarımız. İş kaygılarımızla mutlu olmamız. Annemin ben her sabah evden çıkarken Allah iş kaygısı versin diyerek dua etmesi. Arkasından bu duayı kaygılara düşesiniz diye değil, en zor sanatın işsizlik sanatı olduğunu, bir yumurtlayan tavuğun işsiz bir erkekten daha muteber kabul edildiğini söylemesi. Eğer kişi erse kanatlarının altına aldığı kadının boğazında lokması, sırtında hırkası, üstünde damının olması lazım geldiğini bize sık sık hatırlatması. Benim mutlu bir evlilik yapmam. Çok sevdiğim eşimin bana iki erkek evlat vermesi. Arkadaşım Şevket’in benim çocuklarımı en az benim kadar sevdiğinden emin olmam. Ve o pazar, evet o Pazar. O uğursuz Pazar diyeceğim ama diyemiyorum. O günün ne kabahati var. Evrende bütün günler, haftalar, aylar kendi kaideleri gereği oluşmuyorlar mı. Dünün bugünden, bugünün yarından uzayıp kısalmalarının dışında ne farkları var. İnsanoğlu kendi mutsuzluğunun sorumluluğunu neden bir başkasına yüklemeye çalışır. Arkadaşımın benim teklifimi geri çevirmesi, benden sonra bir kaç arkadaşla Bektaş’a baharı karşılamak için pikniğe gitmeleri, arabayı kullanan arkadaşın içkiyle biraz kontrolden çıktığını görmesine rağmen hatta oradaki kahvecinin Şevket Ağa arkadaş biraz sarhoş istersen direksiyona sen geç diye ikazına karşılık benim ömrüm arkadaşlarımı gönüllemekle geçti. Şimdi yakışık almaz diyerek büyük bir kalenderlik ve hoşgörü sergilemesi. Ve kaza. Kazada kimsenin burnu bile kanamazken arkadaşımın en kıymetli varlığını hayatını kaybetmesi.
DEVAM EDECEK