Hacı'yla hafif bir şey yiyip ayrıldık. Ben Kızılin'e bağlanıp kalmıştım. Zaman zaman dürbünümle Hacı'yı gözeklerde görmeye çalışmamın dışında hep tekelerle vakit geçirdim. Tekeler bu sarp kayalarda kendilerini güvende...
Hacı’yla hafif bir şey yiyip ayrıldık. Ben Kızılin’e bağlanıp kalmıştım. Zaman zaman dürbünümle Hacı’yı gözeklerde görmeye çalışmamın dışında hep tekelerle vakit geçirdim. Tekeler bu sarp kayalarda kendilerini güvende hissettikleri için fazla hareket etmeden zaman zaman yatıp kalkıp yemleniyorlardı. Hacı çaya kadar inip karşıya henüz yükselmeye başlamıştıki tekeler aniden hareketlendiler. İçlerinde altı yaşını geride bırakmış olan en büyükleri kanyonun kapalı tarafına doğru birkaç defa pıskırdıktan sonra vurdular, Çürük’ün altından geçip gözden kayboldular. Onların ayaklarından hareketlenen taşların gürültüsünden kaçtıklarını anlayan Hacı geri eğilirken bende dürbünü bir kenara bırakıp odun toplamaya başladım. Nasıl olsa Hacı gelene kadar hava kararır diye düşünmüştüm, yanılmamışım. Hacı gelene kadar ateşide yaktım. Hatta küçücük tenceremizde çorbayı da pişirdim. Hacı hava tamamen karardıktan sonra gelebildi. Kendi kendine söyleniyordu. Bu yıkılası dağın esintisi hiç bitmez. Sülo kapızın yukarısına ulaştığı için ondan yel attı. Arasatta kalasılar o yeli alıp kaçtılar. Gel dedim dostum, şu ateşe sırtını ver. Rutubetini aldı. Ben sana birde çay yapayım. Hacı gerçekten fena yorulmuştu, haklıydı. Dört teke aramızdan buharlaşıp gitmişti. Doğada bir daha çaresizdik.
Çay, çorba faslından sonra Hacı’yla, yaktığım ateşe ayaklarımızı verip, torbalarımızı başaltı yapıp uykuya daldık. Uzun gecede birkaç defa ateş ölçermenin dışında da uyanmadım.
Ortalığın ışımasıyla kalktık ama çayın üstünde görmek istediğimiz sis yoktu. Hava ayaza çekmiş, her yer bir gecede tam takır olmuştu. İnin Gündoğu tarafındaki çam ağaçlarının altına bir sürü kırmızı gagalı yayla kargası inip telaşlı telaşlı gezinerek doyunmaya çalışıyorlardı. Buda havanın dahada sertleşeceğinin işaretini veriyordu. Sülo ne yaptıki Hacı dedim. Ne yapacak, Andızlı İn’de gecelemiştir. Bizden bir işaret alamayınca şimdi bizim taraftan geri dönmeye çalışacaktır. Bizde bir çay içelim, mezarların başına kadar yükselelim.
Çaydan sonra tekrar yükselmeye başladık. Kızılin’de mezarların arasındaki Yay Suyu devasa bir cami kubbesi gibi yükselirken her yerinden eşit miktarda etrafa dağılan suları gece ayazından bir kristal küre gibi duruyordu. Kristal kubbenin etek kısmında seyrek şekilde dağılmış pürenler sanki buranın yabancısı gibiydiler. Donmamakta ayaza direnen sular kayalara sürtünerek çeşitli sesler çıkarıyor, ilginç bir orkestra oluşturuyorlardı. Yay Suyu’nu da geride bırakıp mezarların yanındaki gözeğe çıktığımızda artık kanyonun neredeyse yarı yüksekliğine ulaşmıştık. Uçanların tam dengindeydik. Ve üç şelalede bütün ihtişamlarıyla gözler önündeydi. Ama onlarda ayazdan nasiplenmişler, üç tane dallı budaklı dev kristal ağaca dönmüşlerdi. Bütün avcılık dağcılık yaşamımda ilk gördüğüm ve bir daha asla görme imkanı bulamadığım bir manzaraydı. Hacı hemen kuytu bir yere ateşimizi yakıp çay suyunu ısıtırken ben etrafı dürbünlemeye çalışsamda işin tadı yoktu. Ayaz gözlerimi rahatsız ediyor, rahat dürbün çekmemi engelliyordu.
DEVAM EDECEK