Arabamızı köyün en altına bırakıp av torbalarımızı sırtlandık, cep fenerlerimizin yardımıyla neredeyse evlerin duvarlarına sürtünerek ilerledik. Hatta birkaç evin altından geçip İbrahim'in baba ocağına ulaştık. İbrahim'in...
Arabamızı köyün en altına bırakıp av torbalarımızı sırtlandık, cep fenerlerimizin yardımıyla neredeyse evlerin duvarlarına sürtünerek ilerledik. Hatta birkaç evin altından geçip İbrahim’in baba ocağına ulaştık. İbrahim’in babası bizi konutunun önünde karşıladı. Eve çıkıp petrol lambasının ve yer ocaklığının aydınlattığı köylerin tipik özelliklerini taşıyan dikdörtgen yüklüklü, dar pencereli, lamba dolaplı odada yerlere serilen döşeklere yayıldık.
İbrahim’in babası İbrahim gibi ufak tefek bir adam değildi. Hatta uzun boylu bile sayılırdı. Çocukluğunda babası onu bütün imkanlarını seferber edip Alanya’ya göndermiş, orda okutmuştu. Onun yaşıtları hep cahilken o köyün okuyanı yazanıydı. İlk işi okul arkadaşlarını bana sormak oldu. İçlerinde ölenler olmuştu. Yaşayanlar için sevindiğini söylemişti. Uzunca bir zamandır Alanya’ya gelmeyişinin sebebini de açıkladı. Taşıtlar onu yolculuk sırasında rahatsız ediyordu. Eskisi gibi atla, katırla gidilse Alanya’yı görmek, arkadaşlarıyla helalleşmek istiyordu ama bu şimdi pek imkan ahilinde görünmüyordu.
Bu kadar hoşbeşten sonra sofra serildi. İbrahim’in annesi ölmüştü ama kız kardeşlerinin hazırladığı nefis, bol acılı yemekler yer sofrasına servis edilirken köyde ava tutkulu veya bizi merak edenler odayı doldurdu. Her gelen yiyecek bir şeyler getiriyor, herkes gelip benim elimi sıkıyordu. Yemek yememiş olanlar teklifsiz sofraya oturuyor, yiyenler kenara çekilip dirsek keyfi yapıyordu. Yemek faslından sonra genç bir erkek çocuk içinde ısıtılmış su bulunan ibrik ve ilistirle gelip benim elimi yıkamama yardımcı oldu. Toros köylerindeki misafirliklerimde önceleri bunu çok yadırgayıp, sıkılıp reddetmiştim ama sonradan alıştım. Şimdi itiraz etmiyorum ve herkesin önünde elimi ve ağzımı yıkayabiliyorum.
Yemek, çay ve kahve faslından sonra İbrahim herkese benim tüfekleri birer birer gösterdi. Şimdi her köyde birkaç tane bulunan yivli tüfek o zaman meraklılarının çok fazla ilgisini çekerdi. Torosların bu ücra köşesinde kendi bilgi birikimiyle donatmış olan İbrahim’in babasıyla sohbete daldık. Kültürlüyüm diye geçinen bir çok insana taş çıkartabilecek bu sevimli ihtiyarın her şeyden haberi vardı. Radyodaki haber bültenlerini hiç kaçırmıyordu. Manavgat’tan haftada bir kayın biraderleri gazeteleri gönderiyorlardı. Tarih içerikli kitap okumayı çok seviyordu. Bu arada dini içerikli kitapları da okuyordu. Çünkü köyle cuma namazlarını bizzat kendisi kıldırıyor, cuma hutbelerinde köylüye ilimden, bilimden, sanattan eğitimden, sevgiden, saygıdan, paylaşımdan vaazlar vermek çok hoşuna gidiyordu. İbrahim’in babasıyla sohbet ederken yanımıza yaklaşan kısa boylu, tıknaz, güler yüzlü ihtiyar ben dedi Çölen. Yarın birlikte avlanacağız.
Çölen, Bayıtkozağacı Köyü’nün en tecrübeli avcısıydı. Askerliğinin dışında yivli tüfeği hiç kullanmamıştı ama şeşanesi bu bölgede ünlüydü. Çölen zaten ava gitmediği zamanlarda dağdaydı çünkü çobanlık yapıyordu. Öyle olunca da tekelerin yerini en iyi onun bilmesi doğaldı. Çölen yanımıza gelince öbür konuları içeren sohbetler yerini av sohbetine bıraktı. İbrahim’in babası daha birkaç yıl önce Çölen’in bir ayı yuvasından yavrularını tek başına aldığını anlattı.
DEVAM EDECEK