YÜREĞİNİN kor ateşlerde cayır cayır yandığı o an...

Gözyaşları akmak ister ama sanki kirpiklere pranga vurulmuş, tek damla dökülmez.

Elin ayağın tir tir titrerken, sadece bedeninden bir parçayı değil, "bütününü" toprağa verirsin. Mezara kürek kürek atılan her toprakla beraber anılarını, yaşanmışlığını ve varlığının yegâne sebebi olan canları gömersin o sessizliğe.

İşte tam o sırada, o tarifsiz acının alevinde "Bırakın canıma ağlayayım" diye kalabalıktan kaçıp bahçeye sığınırsın.

Gözlerini siler, "El aleme ayıp olur" korkusuyla o dar sokaktaki sandalyelere geri dönersin. Önünde etli pideler, elinde ıslak mendiller...

Ve kulakları tırmalayan o ses: "Baksana, buraya üç ayran!"

Biz ne ara bu kadar sağır olduk?

Alanya’da son günlerde taziye yemekleri üzerine dönen tartışmaları izlerken, bu sitem dolu hatıra geliyor aklıma.

Bir tarafta canı kavrulan bir evlat, diğer tarafta o acının tam ortasında ayran siparişi veren bir misafir...

Sosyolojik olarak bu durum, bir "dayanışma" geleneğinin nasıl bir "hizmet sektörüne" evrildiğinin acı vesikasıdır.

Eskiden taziye evi demek, komşunun ocağının tütmesi demekti. Hatırlayın çocukluğumuzu; annelerimiz büyük bir telaşla tencereleri kaynatır, "Onlar şimdi dertlerine yansın, biz komşularıyız, yemeklerini götürelim" diyerek yollara düşerdi.

Ocağı sönen evin ocağını, mahalleli tüttürürdü.

Acı, sadece paylaşıldığı için değil, yükü başkaları tarafından omuzlandığı için hafiflerdi.

Bugün ise taziye evleri, yas tutulan bir mekân olmaktan çıkıp, ev sahibinin "yemek organizasyonu" yaptığı, misafirlerin karnını doyurduğu, hatta hizmet beklediği tuhaf bir tören alanına dönüştü.

En yakınını bir daha asla göremeyecek olan o aileye, bir de "ne ikram edeceğiz?" derdi bindiriyoruz.

Duygusal bir yıkım yaşayan birinden "hizmet" beklemek, taziye değil eziyettir.

Sosyolojik bir rutin haline gelen bu yemek meselesi, taziye sahibini kendi yasından koparıp "ev sahibi" rolüne hapsediyor.

Oysa o an o insanın ihtiyacı olan şey; pide kokusu değil, bir omuz; ayran telaşı değil, sessiz bir duadır.

Alanya’da tartışılan bu konu, aslında bir zihniyet devrimine işaret ediyor. Geleneklere karşı çıkmak değil niyetimiz.

O geleneklerin içindeki "insanlığı" ve "merhameti" geri çağırmak.

Gelin, taziye evlerini yeniden "acının paylaşıldığı" yerler yapalım.

Misafir olarak gittiğimiz o evlerde hizmet beklemek yerine, "Hadi bir çorba yapıp götürelim, onlar dertlerine yansın" diyen o eski komşuluk hukukuna rücu edelim.

Çünkü babasını, annesini ya da başka bir canını toprağa vermiş bir evladın, akrabanın kulağında çınlaması gereken tek şey taziye dilekleridir; "üç ayran" siparişi değil.

Esen kalın…