Sekiz–dokuz yaşlarındaydım. İlk kez ayak bastığım o plajı bugün hâlâ hatırlıyorum. Ayağımın altından kayan incecik, sıcacık kum taneleri güneşin altında neredeyse canlı gibiydi. Saatlerce oynardık; birbirimizi boynumuza kadar kuma gömer, omuzlarımızı delen güneşe aldırmadan tüm günü deniz ve kum arasında geçirirdik. O zamanlar kum sadece kumdu. Üzerinde yürüdüğümüz, içine düştüğümüz, bizi kabul eden bir zemin.
Gün boyu yoğun insan kalabalığıyla bulanıklaşan deniz, gece boyunca alt ve üst akıntılarıyla kendini adeta yeniden filtre eder; günün ilk ışıklarıyla bize tertemiz berraklığını sunardı. Sabah denize ilk girenlerden olmak küçük bir ayrıcalık gibiydi. Deniz sanki gece boyunca dinlenmiş olurdu.
Sadece kum değil, kumun ev sahipliği yaptığı canlılar da vardı. Geceleri fener tuttuğumuzda, kumun üzerinde açılmış küçük deliklerden yuvalarına doğru hızla kaçışan, yengeçle örümcek arası tuhaf bir canlı görürdük. Biz onlara kendi aramızda “abaragandi” ismini takmıştık. Yıllar sonra öğrendim; adı hayalet yengeçmiş.
Şimdi ne yuvaları kaldı… ne hayaletleri.
Aslında kaybolan yalnızca bir canlı değildi. O kumların görünmeyen sakinleri vardı; böcekler, küçük kertenkeleler ve gece ortaya çıkan sayısız mikro yaşam. Sahilin sessiz düzeni onların üzerine kuruluydu. Böcekler azaldığında kertenkeleler görünmez oldu, kertenkeleler kaybolduğunda sahilin gecesi de değişti.
Zamanla fark ettik ki bu değişim kendiliğinden olmamıştı. Geceleri gündüz gibi aydınlatılan plajlar, yönünü ay ışığına göre bulan böcekleri şaşırtmış; otel bahçelerinde kullanılan pestisitler yalnızca zararlıları değil, sahilin besin zincirini de ortadan kaldırmıştı. Sabah erken saatlerde kumu düzleyen makineler ise her gün yeniden, kumun altındaki yuvaları ve görünmeyen yaşamı silip süpürüyordu. Betonlaşma arttıkça doğal bitki örtüsü kaybolmuş, sahilin küçük sakinleri saklanacak yer bulamaz olmuştu.
Doğa gürültüyle değil, eksilerek değişir. Önce canlılar azalır, sonra sesler… İnsan çoğu zaman bunu fark ettiğinde değişim çoktan tamamlanmış olur.
Neyse ki bir gün yolunu şaşıran bir caretta caretta sahile yumurtalarını bıraktığında, onları büyük bir özenle korumaya aldık. Çevresini çevirdik, nöbet tuttuk. Ama devamı gelmedi. Çünkü geceleri sahili aydınlatan otel ışıkları, onlar için en büyük tehditti.
Bu plajı yıllar sonra ilk kez gören bir arkadaşıma, “Eskiden bu kumlara birbirimizi dikine gömerdik,” dediğimde gülerek,
“Tabii… çocuktunuz, küçüktünüz; kolay oluyordur,” demişti.
O an aklıma Aziz Nesin’in bir hatırası geldi. Yargılandığı bir davada avukatı hâkime, “Müvekkilim aydın bir şahsiyettir, yazdığı kitaplar boyunu aşmıştır,” deyince hâkim hiç istifini bozmadan, “Boyu da kısa zaten,” diye karşılık verir. Bu anıyı anlatınca arkadaşım daha da güldü. Ama mesele boy meselesi değildi.
Evet, çocuktuk… ama aynı zamanda birbirimizi boynumuza kadar gömecek kadar yumuşacık bir kum vardı. Şimdi ise zemin taş, üstü balçık; kolunu bile gömemiyorsun.
Yıllar sonra aynı sahile yeniden bastığımda tarif edemediğim bir yabancılık hissettim. Deniz aynı denizdi, ufuk aynıydı. Ama bir şey değişmişti. Eğilip avucuma aldığım kum artık eskisi gibi değildi. İncecik ve sıcacık dokusunun yerini, biraz ıslandığında çamura dönüşen, yapıştığında kolay kolay bırakmayan ağır bir form almıştı.
Bir zamanlar dikine adam gömdüğümüz kumlarda şimdi bir karış kazsak taşa rastlıyoruz.
Değişen sadece zaman değildi elbette. Biz de değişmiştik. Sahiller değişmişti. Tatil anlayışı, beklentiler, hesaplar… Hepsi başka bir yere evrilmişti.
Dalga kıran adıyla denize dökülen betonlar aslında dalgayı değil, hesabı kırmak içindi. Otelin önüne biraz daha kum biriksin, plaj biraz daha geniş görünsün diye yapılan küçük kurnazlıklar…
İnsan planlarını yaptı. Doğa ise sessizce izledi.
Tıpkı yıllar önce denize sıfır otelimizin alt duvarlarını açıp ortaya çıkan geniş depo alanını diskoya çevirdiğimiz kış gibi. O günlerde denize biraz daha yaklaşmanın akıllıca bir yatırım olduğunu düşünmüştük. Teknik müdürümüzün gururla gösterdiği demir kapıyı ilk büyük fırtınada dalgalar karton parçası gibi yırtıp kenara attığında anladık; denizle pazarlık yapılmıyordu.
O günlerde doğanın sınırlarını koruyan kuralların değişmez olduğunu sanıyorduk.
Sahildeki banka kampında tatil süremiz dolduğunda bu cennet köşeye doyamamış, birkaç gün daha kalabilmek için o zamanlar kayalık olan koyun en uç kısmına çadır kurmaya karar vermiştik. Aynı gece jandarma gelip, “Buraya çadır kuramazsınız; hem tarihi hem doğal sit alanı burası,” demişti. Çadırı hemen söküp kamp müdürüne giderek personel lojmanında yer olup olmadığını sormuştuk.
Yıllar sonra düşündüğümde asıl şaşkınlığım o geceye değil, sonrasına oldu. Bir zamanlar belgesel çekilebilecek doğal yaşamlara ev sahipliği yapan, deniz kestaneleriyle bezeli o kayalıklara 5 yıldızlı oteller yapılacaktı. Tıpkı orman kampının ortasına, arkeolojik zeytinyağı atölyesi kalıntılarının üzerine yapılanlar gibi.
Sınırlar değiştikçe, insan doğayı korumayı değil yeniden şekillendirmeyi öğrendi.
Başka sahillerde aynı kumu yeniden elde edebilmek için kayalar kırıldı, ufalandı, tonlarca çalışma yapıldı. Ama olmadı. Ortaya çıkan şey kuma değil, daha çok cam kırıklarına benziyordu.
Doğanın binlerce yılda sabırla oluşturduğu kumları, insanoğlu hiltiyle üretmeye kalktı.
Yıllar boyunca sahili büyüttüğümüzü sandık. Denize biraz daha yaklaştık, kumu biraz daha çoğaltmaya çalıştık, dalgayı hesaplarla yönlendirebileceğimize inandık.
Oysa fark etmeden küçülen şey sahilin kendisi değil, onunla kurduğumuz dengeydi. Doğa acele etmez; itiraz da etmez. İnsan planlarını yaparken sadece izler. Sonra bir gün, dalgalar gelir, kum sertleşir ve sessizce şunu hatırlatır: Bazı sınırlar haritalarda değil, hafızada çizilidir.
Yıllarca “denizde kum, turizmcide para” denirdi. Sonsuz sandığımız iki şey vardı: kum ve kazanç. Oysa hiçbirinin sonsuz olmadığını anlamamız uzun sürmedi.
Sahiller büyüdü ama ruhu küçüldü. Gürültü arttı, sessizlik azaldı. Misafir çoğaldı ama hatıralar seyrekleşti. Kum artık ayağı içine alan bir dost değil, üzerinde durulması gereken sert bir zemine dönüştü.
Belki de mesele kumun değişmesi değildi. Biz onu dinlemeyi bıraktık.
İnsan plan yaparken doğa sadece izler. Acele etmez, tartışmaz, uyarmaz. Sadece bekler. Ve zamanı geldiğinde cevabını verir.
Uzun yıllar “denizde kum, turizmcide para” diye avunduk. Sonra fark ettik; önce para eksildi…
…ardından kum küstü.



