HATIRLAYALIM; her sokağın başında genelde her türlü ihtiyacı karşılayacak donanımda mahalle bakkalları vardı. O dükkânları çalıştıran güzel insanlar, mahallenin istihbarat şefi gibiydi; kim nasıldır, sağlam mıdır, karakteri nasıldır, borcuna sadık mıdır bilirlerdi. Genelde biraz havalı ama özünde mütevazı, otoriter, biraz huysuz ama şefkatli ve babacan tiplerdi.

​Tezgâhta kefeli bir terazi, hemen yanında kalınca bir veresiye defteri... Nakit yoksa defter devreye girerdi. Öyle vade farkı, TEFE, TÜFE gibi terimler o defterde asla yer almazdı. Genelde "yaz tahtaya, al haftaya" ya da en fazla "ilk maaşta" denirdi. O zamanlarda da yüksek enflasyon vardı ama çark dönerdi. Aslında her bakkal aynı zamanda iyi bir ekonomistti. Hangi malın fiyatı bir ay sonra ne kadar olur, veresiye verirse nasıl işin içinden çıkar; ona göre hesap yaparlar ve mutlaka da hesabı tuttururlardı. Hepsi on numara maliyeciydi. Geleceği çok önceden görür, ona göre tedbir alırlardı.

​Mesela Ali Bakkal vardı. Aksi bir adamdı ama yüreği pırıl pırıl biriydi. Kese kâğıdına siparişleri koyar, ödemeyi defterle ya da nakitle alırken: "Şu üründe indirim var, aha bunu da alın, puan bakkal kartınız var mı?" gibi sorular sormazdı. Ne alırsan ihtiyacın odur, bunu bilirlerdi. Efendim, "şu üründe büyük indirim var" diye bir kâğıdı dükkânın camına asan tek bir bakkal görmedim. Yapmazlar, hatta yapamazlardı. Sorardık: "Madem bu fiyata kurtarıyorsa neden öncesinde pahalı sattın?" diye.

​Köy bakkallarının işi daha zordu. Veresiyeler genelde hasat zamanına bırakılırdı. "Harman vakti öderiz" denirdi; altı ay sonrasını görürdü bakkallar ve çarkı çevirirlerdi. Şimdilerde ekonomi üzerine yüksek lisans yapıp tezler hazırlayan ve üç ayda bir enflasyon güncelleyen beyleri gördükçe; "Çık mezarından Ahmet Bakkal, geç şu maliyenin başına da kurtar memleketi" diyesi geliyor insanın.

​O insanlarda "ya ödemezse" tereddüdü yoktu. Mahallede herkes birbirini tanır ve insanlar üç kuruş için mahallenin diline düşmekten korkardı. Veresiye limiti diye bir şey de yoktu. Bugünkü sisteme atıfla; bir bakkala olan borcunu, diğer bakkaldan aldığın veresiye ürünle ödemek gibi bir durum da yoktu. İşçi, memur, hamal, gündelikçi, çiftçi... Her meslekten insanın limitsiz kredi kartıydı o veresiye defteri.

​Nereye geleceğim? Bugün Alanya’da küçük esnafları düşünün; darboğazın içinde çırpınıyor ve çare bulmaya çalışıyorlar.

"Efendim kredi vereyim ama önce kurumlarıma olan borcunu keseyim, kalanla idare et." Nasıl ayakta kalacak bu esnaflar? diye sormuyorum. Neden bu kaosun ve ekonomik sıkıntının içine düştüler, sebebi neydi? diye soruyorum.

​Küçük esnaflar bir şehrin, kasabanın, mahallenin hatta sokağın ta kendisidir. Onlar buralardan çekildikçe; bakkal gittikçe, küçük bir mağaza kapandıkça, mütevazı bir lokanta kapısına kilit vurdukça vatandaş mağdur olur.

Öyle şırıl şırıl ışıklar akan süslü püslü vitrinler çekicidir ama oraya adımınızı attığınız an iş değişir. Lokantada "Ne vereyim abimize?" diyen beyleri, self-servis kuyruğuna girerken özlersiniz hem para ver hem garsonluk yap...

Markette raf raf dolaşır, dijital sistemde tuşlara basar, sanal kartla ödemeyi yapıp dışarı çıkarsınız ama o markette "Efendim hoş geldiniz" diyecek canlı bir varlık yoktur; bilgisayardaki sesli komutlar dışında.

​Demem o ki; küçük esnafımıza sahip çıkalım. Onlar şehrini en çok sevenlerdir. Hepsinin vergi kaydı yaşadıkları şehirdedir. Onlar kazandıkça vergileri yaşadıkları şehre yol, su, elektrik, kaldırım olarak geri döner.

​Esen kalın.