TÜRKİYE, 2025 yılını ekonomik ve sosyal açıdan oldukça zorlu bir sınavın gölgesinde geride bıraktı. Bugün sokaktaki vatandaşın nabzını tuttuğumuzda karşımıza çıkan manzara; derinleşen yoksulluğun neredeyse her kapıyı çaldığı, umutla endişenin iç içe geçtiği bir Türkiye fotoğrafıdır.
Sokak röportajlarında sıkça duyduğumuz "Madem para yok, kafeler neden dolu?" sorusunun ardında, aslında nüfusun yüzde 30’luk kesimini oluşturan yaklaşık 20 milyonluk bir kitlenin yarattığı illüzyon yatıyor.
Yüzde 10’luk üst tabaka büyük bir zenginlik içinde yaşarken, yüzde 20’lik orta-üst kesim AVM’leri ve kafeleri doldurmaya devam ediyor.
Ancak bu tablonun dışında kalan; asgari ücretlisi, emeklisi, polisi, öğretmeni ve küçük esnafıyla toplumun büyük çoğunluğu için hayat her geçen gün daha da ağırlaşıyor.
Öyle ki, barınma krizi yüzünden otellere sığınan, temel hakları olan beslenme ve sağlık hizmetlerine erişmekte zorlanan insanlarımız, bu ülkenin görmezden gelinemez bir gerçeğidir.
Ekonomik toparlanmanın anahtarı, ithalat politikalarına dayalı geçici çözümlerde değil, üretimdedir.
Bugün tarımda üretim yaş ortalamasının 60’a dayanmış olması ve çiftçinin toprağına küsmesi, geleceğimiz için en büyük tehditlerden biridir.
Unutulmamalıdır ki dünyada en önemli silah gıdadır ve tarım, doğrudan bir milli güvenlik meselesidir.
2014’ten bu yana uygulanan Büyükşehir yasasıyla köylerin mahalle statüsüne geçmesi, imar bütünlüğü adı altında üretim dengelerini bozmuştur.
Köylerin eski statüsüne kavuşması ve tarım-hayvancılığın devlet teşvikiyle yeniden cazip hale getirilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Ekonomik krizin yanı sıra, toplumda adalete olan güvenin sarsılması da ciddi bir yaradır. Son dönemde suç örgütlerine karşı yürütülen ve desteklediğimiz operasyonlar, illegal yollarla elde edilen paranın toplumu nasıl bir kuşatma altına aldığını göstermiştir. Bu mücadelenin daha da derinleşmesi şarttır.
Siyasi düzlemde ise Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin, %0,2 oyu olan bir partiyi bile ana belirleyici haline getiren aritmetiği, yönetimde tıkanıklıklara yol açmıştır.
Daha özgürlükçü, kuvvetler ayrılığı ilkesini benimseyen ve liyakati esas alan bir sisteme geçiş, toplumsal barışın da anahtarı olacaktır.
Peki, 10-15 yıl öncesinin o daha huzurlu günlerine dönmek mümkün mü? Elbette mümkün. Türkiye, genç nüfusu ve dinamizmiyle bu potansiyele sahip. Ancak bu, "kimin" yönettiğinden ziyade "nasıl" yönetildiğiyle ilgilidir.
Refah içindeki vatandaş zaten iktidarı sorgulamaz; sorgu, sofradaki ekmek küçüldüğünde başlar.
Siyaset koridorlarında erken seçim beklentisi 2027 sonbaharını işaret etse de Türkiye gibi her an her şeyin değişebildiği bir ülkede sandığın bu yılın sonunda bile önümüze gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Bir erken seçim, iktidar için bir güven tazeleme, muhalefet için ise rüştünü ispat edeceği büyük bir sınav olacaktır.
2026 yılı, şimdiden çok hareketli ve dönüştürücü bir yıl olmaya aday görünüyor. Hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Esen kalın…