Uykusu kaça Necip bir büyük rakıyı sulandırdı, ocağın başına bağdaş kurdu, mezelerini ateşin önüne dizdi, hem söyleniyor hem içiyor. Uyuyun bakalım, uyuyun bakalım. Benim uyumadığımı bilse benide kaldırıp kendine içki arkadaşı...
Uykusu kaça Necip bir büyük rakıyı sulandırdı, ocağın başına bağdaş kurdu, mezelerini ateşin önüne dizdi, hem söyleniyor hem içiyor. Uyuyun bakalım, uyuyun bakalım. Benim uyumadığımı bilse benide kaldırıp kendine içki arkadaşı yapacağını bildiğim için zaman zaman Necip’i yarı açık gözlerle takip etmeme rağmen çakal öldü yapıyorum. Bu arada Diran’ın gazı öyle bir sese dönüştü ki, o sesi hiçbir müzik adamı, hiçbir müzik aletiyle çıkaramaz. İnceden başladı, durarak kalına doğru devam etti, uzunca bir ses armonisinden sonra çok uzaklardan gelen bir mavzer sesi gibi son buldu. Necip Etrafına şöyle bir bakındıktan sonra arkadaş, sendeki de sanki şey değil bir orkestra mübarek diyince ben de kendimi tutamadım kahkahayı patlattım. Seni uyanık seni, demek uyumamıştın bana numara yapıyordun dedi Necip. Tabi ben de kalktım o uzun gecede sabaha kadar gecenin başındayız. Sabah kalkıp yine çökele civarında avlanıyoruz. Nedenini şimdi hatırlamadığım bir sebepten öğleyin Kırbelen denen muhitte birleştik. Süleyman sonradan geldi. Burada dedi oturmuşsunuz şu kaledeki tekeleri görmediniz mi? Kale adından da anlaşılacağı gibi kale gibi tek başına duran bir kaya yükseltisi. Güney tarafından tam dibinden püskürerek Dimçayı’nın kollarından biri çıkar. Hakikaten kaleye dürbünlerimizi çevirince kalede dağınık vaziyette on tane elemanı olan bir sürüyü görüyoruz. Misafirlerimize ikram edecek avları bulmamız Ahmet’le beni mutlu ediyor. Mutlu ediyor ama misafirlerimizi oraya kadar nasıl indireceğiz. Adamlar çok iyi avcılar belki ama sarpçılıkları zayıf. Hep beraber hareket ediyoruz. Bin bir güçlükle hayvanlara sokulmaya çalışıyoruz. Bu arada Diran bir kayadan geçerken zorlanıyor. Onun tüfeğini filan alıyorum. Diran sarp kayadan kurtulur kurtulmaz kendi alnına bir tokat patlatıp ulan o. Çocuğu, keçi avı senin neyine. Kaz dağlarında birkaç karaca, birkaç domuz vurdun diye kendini avcımı sandın. Sen kimsin bu sarp kayalarda teke vurmak kim. Senin bu sarplarda ne işin var. Bırak tekeyi keçi gibi bu kayalarda gezenler vursun. Diran dedim kendine haksızlık etme alışık olmayan herkes ilk seferlerde aynı rahatsızlığı duyar. Hiç birimiz anamızdan teke avcısı olarak doğmadık. Devam etsen buralara sende alışırsın. Haklısın dostum belki ama çok korktum. Bütün bunları göğüsledik. Misafirlerimizi atış menziline soktuk. Planımız gereği Ahmet hayvanların kaçma ihtimali olan bir yerde bekleyip tüfek atabilirse atacak, yine Süleyman kalenin ön tarafına dolaşıp kaçan tekeleri avlamaya çalışacak. Hacı’yla bende arkadaşlarımızın tüfek atmasına yardımcı olacağız. Necip’te geriye çekildi. Gülerek Hacı’yla bizi seyrediyor. Hacı’yla Tüfeklerimizi bir taşa dayayıp kalenin kuzey batısındaki kehe Ahmet’le Diran’ı götürdük. Yüzükoyun sert kayalara uzattığımız arkadaşlarımız kuş bakışı aşağıya tüfek atacaklar. Onluk sürüde vurulabilecek üç tane teke var. Sessizce onları parmak işaretleriyle gösterdik ve dürbünler gözümüzde başladık beklemeye.
DEVAM EDECEK