Gözeğe oturur oturmaz daha dürbünü bile çıkarmadan sol altımızda sandalazların arasında bir hareketin olduğunu gördüm. Ahmet'e onları gösterdim. Oğlaklar oynuyordu. Bu arada Cebelireis'in arakasından doğan güneş kırmızı bir...
Gözeğe oturur oturmaz daha dürbünü bile çıkarmadan sol altımızda sandalazların arasında bir hareketin olduğunu gördüm. Ahmet’e onları gösterdim. Oğlaklar oynuyordu. Bu arada Cebelireis’in arakasından doğan güneş kırmızı bir tepsi gibi buluta asılmış duruyordu. Etrafı iyice bir aramamıza rağmen Ahmet’e ikram edebileceğim bir av göremedik. Yerimizi değiştirip değişik bir açıdan hayvanları bir daha dürbünleme fikrime Ahmet’te duyunca onları orada ürkütmeden geri çekildik. Çevlik’le Say’ın birleştiği boğaza geldik. Artık güneş heryeri etkisi altına almıştı. Fazla oyalanırsak hayvanlar yatar, onların kalkmasını beklemekte bizim buarada akşamı beklememize eşdeğer olurdu. Bütün bunları düşünürken dürbünü çıkarıp hayvanların istikametine çevirince sandalazların arasındaki yuvarlak kayanın üzerinde tekeyi gördüm. Sağ küreği bize dönük sandalazların paraziti olan yabani sarmaşıkları yiyerek karnını doyurmakla meşguldü. Hemen Ahmet’e de gösterip buyur dedim. Sen vur ben taşıyayım. Ve tüfeğimi bir taşa dayayıp tekeyi dürbünüme aldım. Tüfeğin patlamasını bekledim. Tüfeğin patlamasıyla teke bir zıpladı, ormanlıkta kayboldu. Ne düştüğünü, ne kaçtığını fark edemedik ama o bölgeden birkaç hayvanın aşağı boğazxa doğru kaçtıklarını görebildik. Av bitmişti. Şimdi tüfek attığımız yeri bir kontrol etmeliydik. Çevlik çok sarp olduğu için tekrar sabahleyin çıktığımız ilk gözeği dolaştık. Aşağı yara doğru Ahmet önde ben arkada inmeye başladık. Bu arada benim bastığım yerden kopan bir kaya parçası Ahmet’in üstüne yuvarlanırken güçlü bir reflekse sahip olan Ahmet üstünde uzanan sandalaz dalına zıplayıp tutundu. Taş onun altından yuvarlanıp gitti. Her şeyi ben gördüğüm için çok korkmuştum. Ahmet beni sakinleştirmeye çalıştı. Tüfek attığımız yere vardığımızda vakit öğle sonlarıydı. Güneş her yeri ısıtmıştı. Başlığımı çıkarıp terleyen yüzümü silerken tüfek attığımız taşın üstüne oturduk. Tekeye ait en ufak bir iz yok gibiydi. Tüfek tutulan yerle tekenin durduğu yeri dikkatlice bir daha gözden geçirdim. Tekeden çıkan kurşun nereye gidebilirdi. Tekenin arkasında kalan sandalazın dalında nohut kadar bir et parçası yaprakta da pembe bir santime yakın kan vardı. Teke kurşunu yemişti hem de ön tarafından fazla uzaklaşamazdı. Buraları iyice aramalıyız dedim Ahmet’e. Tekenin durduğu taşı merkez tutup her yeri delik dirsik ararken tekenin birkaç zıpladıktan sonra döktüğü kanı bulduk. Onu takip edince biraz ileride kanın püskürdüğünü, etrafa sıçradığını ve nihayet keskin kayaların arasına düşüp kaldığını. Ahmet’i tebrik ettikten sonra kesme ve temizlik işini yaptık. Kural bozulmamalıydı. Tekeyi ben taşımalıydım. Yüklendim vurduk yokuşa. Oralarda düştüğüm durumları Ahmet hala anlatır durur. Beladan Koyağı’na çıkıp elimi yüzümü yıkadığımda hava çoktan kararmıştı. Kardeşlerim Çıkrık’ta restoran işletiyorlardı. Oraya saptık. Siz dediler, nereden böyle. Avdan dedik. Arabanın bagajında teke var soyun yiyelim. Küçük kardeşim maharetli elleriyle hemen tekeyi soydu. Kelle, paça kaynamaya bırakıldı. Öbür tarafın bir kısmı haşlanıp kızartıldı. Bir kısmı ızgara yapıldı. Restorandaki herkesle beraber rakılar eşliğinde gece geç vakte kadar bizim teke tüketildi. Rakının üstüne paça çorbalarını içip yola çıktık. Ahmet beni Alanya’daki evime bıraktığında bir gün sonra sabahtı.
DEVAM EDECEK