Yıllar boyu ülkemizde dürüst siyasetçi tanımlamasıyla halkın gözü boyanmaya çalışılıyor. Bir devlet adamının, siyasetçinin ya da önemli görevlerde bulunan insanların zaten dürüst olmaları gerekmez mi? Önemli bir görevi ifa edecek...

Yıllar boyu ülkemizde dürüst siyasetçi tanımlamasıyla halkın gözü boyanmaya çalışılıyor.
Bir devlet adamının, siyasetçinin ya da önemli görevlerde bulunan insanların zaten dürüst olmaları gerekmez mi?
Önemli bir görevi ifa edecek olan bir adamın, dürüst olması mı yoksa çok donanımlı, üretken ve mesleğinde başarılı birisi olması mı daha önemli?
Eflatun’un o çok meşhur “Devlet” ismindeki eserinde, tek başına dürüstlüğün bir işe yaramadığı net bir biçimde ortaya konulmaya çalışılmış.
Üçkâğıtçılığın ne olduğunu bilmeyen bir insan ya da dürüst bir yönetici, her zaman üçkâğıda gelmeye mahkûmdur.
Bu topluma, çok dürüst bir siyasetçi olarak tanıtılmaya çalışan bazı siyasetçilerin ya da liderlerin, ne denli üçkağıtlara geldiklerini, bu ülkeyi ne kadar zarara uğrattıklarını sıralamaya kalksak ciltler dolar!
Bir yazımda, “Bizim gibi saftirikler olmasa, uyanıklar nasıl geçinirdi?” diye yazmıştım.
Yıllar boyu, ülke genelinde organize suç örgütleri at oynatmakla meşgul.
Dolandırıcılık, soygun ve vurgun sıradan olaylar haline geldi.
Üçkağıtçılığın dik alası ülkemizde çeşitlenip, akıllara durgunluk verecek ölçülerde yeni yöntemler gelişiyor.
Alışverişlerimizde, aldatılmaktan korkmayan bir Allah’ın kulu var mı?
Ömrüm boyunca nasıl dolandırıldığımı, aldatıldığımı burada sıralamaya kalksam dudağınız uçuklar.
Böylesine bozulmuş, yozlaşıp kokuşmuş bir toplumsal dokuda, dürüstlükten, erdemden söz etmek mümkün mü?
Günümüzde, dürüst insanlara saf gözüyle bakılmıyor mu?
Üçkağıtçıların ve de uyanıkların bu denli yaygın olduğu bir ortamda, dürüst siyasetçi yaftası yapıştırma uyanıklığı içine girerek, oy toplamaya kalkmanın dürüstlükle ilgisi olabilir mi?
Başımdan geçen hoş bir olayı anlatarak bu konuyu noktalamaya çalışacağım.
Bir dostumla birlikte, ALTSO’nun yanındaki sokağa sapmıştık, biraz yürüdükten sonra, dostumun kolundan çekip, hızla geriye döndük.
Dostum sordu:
-Ne o, birinden mi kaçıyorsun?
-Ne alaka?
-Yok, sen birisini gördün ondan kaçıyorsun.
-Hayır dedim ya.
-İnanmam senin birine borcun var, onu gördüğün için kaçıyorsun.
Gülmeye başladım.
-Ne gülüyorsun? Tahminim doğru değil mi?
-Kaçtığım doğru da, neden kaçtığım konusunda yanılıyorsun.
-Nasıl yani?
-Nasılı var mı? Kaçtığım adama borcum yok, tersine alacaklıyım.
-Sen manyak mısın da alacaklı olduğun adamdan kaçıyorsun.
-Oğlum sen adamın nasıl bir üçkâğıtçı olduğunu bilmiyorsun. Şimdi onun üzerine gidip, sövüp siyerek alacağımı istemeye kalksam, ‘Babacığım’ diyerek boynuma atlar, bırak alacağımı almayı, cebimde ne varsa onu da alıp gider.
-Yok ya! Sen bu kadar saftrik misin?
-Oğlum, bu adamın Alanya’da dolandırmadığı kimse kalmadı. İstersen dönelim onunla seni tanıştırayım.
-Yok, ben almayayım.