TÜRKİYE’DE ekonomi denince akla gelen ilk şey, sarsılmaz bir "bahane kütüphanesi" oluyor. İktidarların karne notuna baktığımızda; tasarruf tedbirlerine uyum sağlamaya çalışan seçmen, ekonomi notunu her dönem "zayıf" olarak vermiştir.
Ancak başarının övgüsü sahibine, başarısızlığın bahanesi ise her zaman "başkasına" aittir.
Dünyadaki konjonktürel değişiklikler, bölgesel savaşlar, "her ülkede sorun var" nakaratları ve o meşhur "dış güçler"...
Bizim dışımızdaki gelişmelerden dolayı savrulan bir ekonomi gemisinde, kaptan köşkünden hep aynı ses yükselir: "Biz elimizden geleni yaptık ama onlardan dolayı yapamadık."
Seçmen bu klişeyi bazen sabırla karşılar, bazen de "Yeter artık!" diyerek kırmızı kartını masaya koyar.
Mesela dünyada petrol fiyatları düşer ama bizde çıta hep yukarıyı gösterir.
Her zamdan sonra gelen o standart açıklama: "Döviz kurlarındaki hareketlenmelerden dolayı..." Kâğıt paraya "Dur be kardeşim, yerinde dur!" diyecek halimiz yok.
Sonuçta o kâğıdın üzerindeki değer; o ülkenin düzeni, güveni ve üretimiyle belirlenir.
Bizde maaş zamları, garip bir şekilde "açlık sınırı" üzerinden hesaplanır. Önce bir alt sınır tespit edilir; en ucuzundan peynir, zeytin, ekmek...
"Bunları yersen ölmezsin, ederi de budur; git ve ye," denilir. Kimsenin aklına "Tokluk Sınırı" üzerinden bir hesaplama yapmak gelmez. Kapitalizmde "kapital", onu üreten insandan daha değerlidir.
Emekli ve dar gelirli "insanca bir yaşam" isterken; sistem sanki gizli bir ağızla "Henüz ölmediğiniz için bu maaşı veriyoruz" der gibidir.
Asgari ücret ise zaten "asgarinin de asgarisi" haline gelmiş durumda. Çıta bir tık yukarı çıksa, herkes nefes alacak.
Son yılların en büyük yarası ise barınma. Belki on yıl sonra konut sektörü de zincir market mantığına dönecek.
Büyük firmalar konut stoklarını ellerinde tutacak, vatandaş bilmediği bir holdingin evinde kiracı olacak. Ekonomik başarı; zenginliği değil, fakirliği sınırlamaktır.
Dar gelirliyi bir üst lige taşımak yerine onu hayatta kalma mücadelesine hapsetmek, başarısızlığın tescilidir.
Geçenlerde Alanya sokaklarında dolaşırken kendimi İş Kurumu’nun seyyar memuru gibi hissettim...
Yanıma yaklaşıp, "Sen gazetecisin, çevren vardır; bana bir iş bul, valla geçinemiyorum" diyen dedelerin sayısı her geçen gün artıyor.
Bir sabah beş yaşındaki torunuma, "Oğlum çalışıyorum, işim bitsin arayacağım" dediğimde bana unutamayacağım bir cevap verdi:
"Komik olma dede! Dedeler hiç çalışır mı? Dedeler masal anlatır."
İçimden, "Parti kur oy vereyim be torunum" dedim.
Beş yaşındaki bir çocuğun gözünde dedelerin konumu "masal anlatmak" iken, bizim gerçekliğimizde dedeler "ekmek parası" peşinde koşuyor.
Torunlarımızın dedelerinden masal dinleyebildiği, emeklilerin iş değil huzur aradığı bir ekonomi masal dinleyenler değil masal anlatanlar olmak dileğiyle...
Esen kalın...