BİR mesleği icra etmek, bir kurumun çatısı altında ekmek parası kazanmak; sadece mesai saatlerini doldurup ay sonunu beklemek değildir.
Eğer bir işten evinize helal lokma götürüyor, yaşamınızı o iş sayesinde sürdürüyorsanız; sadece üzerinize düşeni yapıp kenara çekilmek yerine, o kurumu ve iş yerini sahiplenmek zorundasınız. Halk tabiriyle söylemek gerekirse, "üzerine vazife olmayan" işleri de memleket meselesi gibi vazifen bilmelisin. Bu adanmışlık hem kişiyi kendi gözünde ve toplumda yüceltir hem de hizmet ettiği kurumu sarsılmaz bir kale gibi güçlendirir.
Ben yürümeyi seviyorum. Attığım her adımda insanları, çevreyi, sokağın nabzını gözlemlemek ruhuma iyi geliyor. Bir otomobilin camı arkasından, izole bir kabinin içinden bu gözlemi yapmanız mümkün değil. Meselenin bir de mali boyutu var ki; bugün orta sınıf bir otomobilin altı aylık vergisine iki çift iyi ayakkabı alabiliyorsunuz, üstelik o ayakkabı sizi en az bir yıl taşıyor. Yakıtı, bakımı, sigortası, kaskosu ve her köşe başında bekleyen trafik cezalarını topladığınızda yürümek sadece ucuz ve sağlıklı bir tercih değil, aynı zamanda insanın gözünü açan bir eylemdir.
Nereye geleceğim? Elbette asıl konumuz ayakkabı ya da otomobil maliyetleri değil. Kurum ve çalışan derken kimseyi hedef almıyorum, yanlış anlaşılmasın; diyelim ki kendi kendime konuşuyorum, öyle varsayalım. Kaldırımlar bildiğim kadarıyla sadece yayalara aittir. Eğer bu öğreti hâlâ doğruysa; bebek arabasındaki çocuğuyla kaldırımda ilerleyen genç bir anneye arsızca korna çalan o sürücüyü ne yapacağız? Bunu ben gördüm, o genç anne gördü, sokağın sakinleri gördü. Yaya kaldırımının üzerine pervasızca park edilmiş onlarca aracı her gün hepimiz görüyoruz. Bir parkta çocuk kaydırağı hasar görmüşse; o parktaki anne, baba, abi, abla, hepsi görüyor. Bir su borusu patlamış, sular cadde boyunca ziyan olup akıyor; oradan geçen herkes görüyor. Yollarda oluşan çukurları, oradan geçen araçların o çukurdan sıçrattığı çamurlu suyla kendimize gelene kadar hepimiz izliyoruz.
Adam dere yatağını doldurmuş, yıllarca bir şey olmamış ama ilk aşırı yağmurda bölgeyi sel basmış; bunu komşular görmüş, o bölgeyle işi olmayan yolcu görmüş. Otomobilin camını indirip dondurma ambalajını sokağa fırlatanı hepimiz gördük. Lüks bir proje yapılmış ama kılıfına uydurulup 20 daire fazladan sığdırılmış; konu komşu "Bu kadar daire buraya nasıl sığdı?" diye soruyor.
Hani her fırsatta "şehir disiplini" diyoruz ya; aslında şehrin disipline ihtiyacı yok. Hiçbir şehir, köy veya mahalle kendi kendini kirletmez, kendine hor davranmaz. Biz insanlar şikâyet ettiğimiz o hataları bizzat yapmasak zaten disipline ihtiyaç duyulmaz. Hepimiz dost sohbetlerinde, sosyal medya paylaşımlarında ne kadar vatansever olduğumuzu dile getirir, bununla da haklı olarak övünürüz.
Ancak vatanseverliğin ölçüsü vatanı sevgiyle, saygıyla koruyarak yaşama sanatıysa; o çöpü sokağa atan, başkasının huzurunu bozan, işini savsaklayan, doğayı harap eden; dağı, taşı, ırmağı hiçe sayanlar acaba hangi vatanı seviyorlar?
Mesele "herkesin görmesi" ise, çözüm de bu görme eylemini bir sorumluluğa dönüştürmektir. Tüm bu aksaklıkları, o şehirde yaşayan ve o kurumda çalışan personelin de görmesini sağlamalıyız. Bir personelin sadece kendi masasını değil; yürüdüğü sokağı, bindiği otobüsü, önünden geçtiği parkı sahiplenmesini bir bilinç haline getirmek zorundayız. İç hizmet eğitimleri ve bu duyarlılığı teşvik edecek bir ödül sistemi, bu yolda en doğru yöntemdir. Eğer bir kurum çalışanı gördüğü bir aksaklığı "Bu benim işim değil," demeden anında ilgili birime bildirse; kaldırımdaki motosikletliyi, yola taşan çöpü, bozuk kaldırımı anında ihbar etse, kent disiplini önce disiplinli bir çalışmayla kurulur. Ardından insanlar bu düzenin olması gereken asıl gerçeklik olduğunu kanıksar. Vatanı sevmek sadece sınırda nöbet tutmak değildir; vatanı sevmek, kaldırımdaki çukuru, parktaki kırık oyuncağı, sokağa atılan ambalajı da dert edinmektir.
Ne yazık ki "görmezden gelme" kültürü, "başıma iş almayayım" korkusuyla birleşince kronik bir sorun haline geliyor.
Esen kalın…