GENÇLİĞİMİZDE, yaşlanacağımız aklımızın ucundan bile geçmezdi. Delikanlılığın heyecanı ve de dinamizmiyle, ayaklarımız yere değmez, havalarda uçardık. Ölümse en son düşündüğümüz şeydi. Ölümü, bir yakınımızı ya da tanıdığımızı...

GENÇLİĞİMİZDE

, yaşlanacağımız aklımızın ucundan bile geçmezdi.

Delikanlılığın heyecanı ve de dinamizmiyle, ayaklarımız yere değmez, havalarda uçardık.

Ölümse en son düşündüğümüz şeydi.

Ölümü, bir yakınımızı ya da tanıdığımızı kaybettiğimizde hatırlardık.

Bir ömür denilince, bitmek bilmeyen bir süreç olarak algılardık.

Hani, “Sayılı günler çabuk geçer denir ya!”

60, 70, 80 yaşlarına geldiğinizde, bu yılların ne de çabuk geçtiğini ancak anlayabiliyorsunuz.

“Bir ömür dediğin ne ki?

Geçen seneler sanki dün gibi,

Neredeyse dün bir, bugün bir ömür bitti.”

İnsan ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, beyin olarak, belli bir rahatsızlığınız yoksa, yaşlandığınızın farkına bile varmazsınız!

Hangi yaşta olursanız olun, oturduğunuz ya da durduğunuz yerden, düşünsel olarak, her tür etkinliği yapabileceğinize inansanız da, iş pratiğe dönünce, beden beynin bu arzusunu yerine getiremiyor.

İşte o zaman, yaşlandığınızın farkına varıyorsunuz.

Takvim icat edilmemiş olsaydı, yılları sürekli sayıp durmaz, yaşımızın hesabını yapmadığımız için, ömür denen süreçteki son durağa yaklaştığımızın farkına bile varmayabilirdik.

Bir de aynalar olmasa, sanırım her şey tıkırında gider, yaşlanmamızı ve de fiziksel görüntümüzün erozyonunu görmediğimiz için de, psikolojik çöküntü içine girmeyebilirdik!

İnsan, gençliğinde sürekli gelişirken, belli bir yaşa geldikten sonra, gelişme yerine gerileme başlıyor.

İnsan, fiziksel olarak devamlı, belli bir değişim içinde oluyor.

Çocukluğumuzdaki, gençliğimizdeki, belli olgunluk çağımızla, yaşlılık dönemimizdeki resimlerimize baktığımızda, hiçbirinin birbiriyle bir benzerliği olmadığını görüyoruz.

Demek ki, insan olarak, fiziksel anlamda, sürekli bir değişim içinde olduğumuza göre, düşünsel anlamda da, belli ezberlerin ve dayatmaların tutsağı olmadan, sürekli değişim ve gelişim içinde olma kaygısıyla hareket edip, ömrümüz kaç yıl sürerse sürsün, bir ömür denilen bu kısa süreci, en verimli bir biçimde kullanmanın akılcılığı ve gerçekçiliği içinde olmalıyız.