Küçük bir anı; yıl 1980 yaz sonu, yer Muğla-Yatağan, gün batımı arkadaşlarla yakın tarih üstüne sohbet ediyoruz. Elektrik mühendisi Şakir Ülkü, tarihe meraklı, sevilen hoş sohbet bir büyüğümüzdü. O konuşurken bilgisizliğimiz ortaya...

Küçük bir anı; yıl 1980 yaz sonu, yer Muğla-Yatağan, gün batımı arkadaşlarla yakın tarih üstüne sohbet ediyoruz. Elektrik mühendisi Şakir Ülkü, tarihe meraklı, sevilen hoş sohbet bir büyüğümüzdü. O konuşurken bilgisizliğimiz ortaya çıkmasın korkusuyla pek söze karışmadık. Bildiklerini belgelerle destekledi ve sözü ortaya bıraktı. Yatağan Kaymakamı, daha sonra Bitlis’e Vali atanan arkadaşımız söze “Benim dedem…” diye başlayınca masada bıyık altından gülüşmeler başladı. Bilgi yok, belge yok ama dede var.
Çocuklar için; doğal olarak en büyük en kuvvetli babadır veya dededir, oysa gerçek başka da olabilir. Bilgi içermeyen belgesiz ve kulak dolgunluğuna bağlı boş düşünceler bizim sağlıklı karar almamızı engeller. Bilgi kirliliğinin temeli de budur. Bilmediğini bilmeden konuşan, bilgilenmeye emek harcamayan insanlar; farkında olmadan toplumsal yozlaşmaya neden olurlar.
Bilgi kirliliğinin en çok yaygın olan konuları; Mustafa Kemal ve Ermeni soykırımı üstüne olanlardır. Adam mühendis olmuş aynen şöyle anlatıyor; “Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal çok Ermeni kesmiş”, “Nereden biliyorsun”, “E büyüklerim öyle anlattı” diyebiliyor. İnsaf, Çanakkale’de ölümüne savaşan adam aynı anda Van’da epey adam kesmiş, öyle mi? Futbol terimi olarak “Çanakkale geçilmez”i bilir, 1915 Çanakkale Savaşı’nı bilmez. Mimar bir arkadaş da Mustafa Kemal’in diktatör olduğunu söyleyebiliyor. İnsaf ki ne insaf!.. 22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi’yle her liva ve sancaktan sevilen sayılan 3’er kişini seçilerek Sivas Kongresi’ne katılımını isteyen, Cumhuriyet rejimi için tek başına mücadele eden, laik hayatı gerçekleştiren, Avrupa’dan önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan lidere diktatör demek, ya cahillik veya art niyetli olmayı gerektirir.
Ermeni soykırımı hakkında konuşmak bize düşmez. Bence bir insanı bile, aidiyeti nedeniyle öldürmek soykırımdır. Gerçi Orhan Pamuk 1,5 milyonu düzelterek 1 milyon Ermeni’yi öldürdüğümüzü belirtse de rakam abartılıdır. Zira 1. Dünya Savaşı’nda Anadolu nüfusu 11 milyon, Anadolu’daki Ermeni nüfusu 1 milyondu. Olayların yaşandığı merkez bölge Van’ın o tarihlerdeki nüfusu ise 64 bin kişidir. Rusların kışkırtmalarıyla bölgeyi karıştıran Ermeni çetelerinin bölge halkıyla ve aşiretlerle çarpıştıkları doğrudur. Olayları yatıştırmak için devrin Osmanlı Hükümeti, çözüm olarak bölgedeki Ermenileri göçe zorladılar. Adamın aklına şöyle bir soru takılıyor; acaba Nobel ödülü almada limit rakam kaç idi? Bazı tarihçiler sayının 400 bin civarında olduğunu söylüyor. Bu rakama Avrupalı ödül verir mi? O zamana bağlı bu sayının da fazla olduğunu düşünüyorum. Kötü olan bile bile adam öldürmektir.
Benim dedem, annemin babası kendine soyadı olarak “İlkkale” adını almış. Hiç üfürmeden konuşurdu. Büyüklerinin Kurtuluş Savaşı’na silah taşıdığına tanıklık etmiş. Hopa-Sarp sınır boyundan Anadolu’ya hiç düşman geçmemiş. Benim dedemin soyadı düşmana yetmiş de artmış. Dedim ya “Benim dedem" hiç üfürmezdi.