Henüz Belgrad Kalesi’ndeyiz: “... İç Kale dediğimiz bölge ise yönetim merkeziydi. İşte burası İç Kale. Orta Kale ve Üst Kale olmak üzere üç bölümden oluşuyordu. Bugünkü Orta Kale dediğimiz yere ‘Kalemeydan Parkı’ deniyor.
Bakın! Yaklaşık olarak 8700 kelime Türkçeden Sırpçaya geçmiştir. Çok ciddi bir rakam. 8700 kelimenin Türkçeden Sırpçaya geçmiş olanlarının bugün günlük yaşam içerisinde ‘kale, meydan, çarşaf, yastık, çorba...’ gibi Sırpçanın dışında günlük yaşamda kullanılan Türkçe sözcükler olduğu görülmektedir. Parkın içerisinde Sırp edebiyatının önde gelen şair ve yazarlarının büstleri bulunmaktadır. Yöresel bölgeye ait otantik eşyalar alabileceğiniz stantlar burada yer alıyor. Bugün de kitap fuarı varmış...” Takip ediyoruz...
“... Burada bir Fransa’ya Şükran Anıtı var. Ne demek Fransız Şükran Anıtı? 1. Dünya Savaşı esnasında Sırp halkı burada çok büyük bir yokluk çekecek. Ve bu yokluğa karşı yardıma koşacak bir millet var, bir halk var. O da Fransızlar. Fransızlar buraya iki gemi büyüklüğünde gıda yardımı yapacaklardır. Fransızlara karşı bir şükran mahiyetinde, Sorbonne Üniversitesi’nin amblemine binaen bir amblem burada, bir anıt olarak dikilecektir. Bakın! Şurada bir anne, sanki çocuklarına süt verecek şekilde motifle tasvir edildiğini görüyoruz. Bir anne şefkatiyle Sırp halkına yaklaştığının göstergesi olarak karşımıza çıkan Fransız Şükran Anıtı...”
Gün batımı, gurup vakti toplu fotoğrafımız çekiliyordu. Sava ile Tuna’nın kucaklaşmasını seyrediyorduk. Selfie ve videolar muhteşem manzarayı ekranlarda netleştiriyordu. Güneşin gurup rengi, elma yanağı kızıllığıyla pozisyon alan grubun arasında yer almaya çalışıyorduk. Vakit daralıyor, beyaz ışıklar renk değiştiriyordu. Gün batımı, tam gurup vaktiydi. Beyaz ışık soldu, sarardı, kızardı, karanlığa gömülüp gitti. Adeta bir Kızılelma; Türk’ün ulaşmak istediği hedef oluşmuştu. Turuncu, kızıl, kızılötesinden oluşan bir gökkuşağı, allı yeşilli bir görüntüye dönüşmüştü. Bulutların arasından dağların arkasına sızdı, usulca kayıp gitti.
Hava kararmış, buluşma vakti gelmişti. Hızlı adımlarla koşuşturduk. Sırbistan’ın Belgrad sokaklarındayız. Türk’ün Kızılelma’sı işte oradaydı. Baktıkça yaklaştı. Yaklaştıkça uzaklaştı. Gün doğusundan gün batımına peşinden koştu. Balkanlarda tarih yaptı. Adını yazdı. Anadolu’da demir attı, kök saldı. Rehberse hem yürüyor hem de anlatıyordu:
“... Arkadaşlar, bakın! Aziz Sava Tapınağı bir Ortodoks katedralidir. Orta Çağ Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu, Aziz Mikail Sava, şehrin koruyucu azizi kabul edilir. Şöyle bir efsane yaratmışlar. Nedir bu efsane? İşte, Osmanlı paşası Sinan Paşa, Bağdat’ı ele geçirdiği zaman, Aziz Sava’nın mezarını açıp, kemiklerini yakıp küllerini buraya atmışlar, dökmüşler, savurtmuşlar diyorlar. Yahu Osmanlı padişahlarının işi gücü yok da 500 yıl önce ölmüş bir azizin kemiklerini mezardan çıkaracak, yakacak ve buraya dökecek! İşte böyle efsaneleştirmeyi seviyor Sırp halkı. Bakın, bir cami mimarisiyle kocaman Aziz Sava Katedrali, bitirildiğinde çan kulesi de yapılırsa Avrupa coğrafyasında en büyük Ortodoks katedrallerinden biri olacak. Kubbe mimarisi kullanılmıştır...”
Türkçeden Sırpçaya, Sava’dan Tuna’ya, doğadan tarihe, geçmişten geleceğe, sokaklardan binalara, anılardan sanata derken Belgrad’dan İstanbul’a uzanan parmak ve verilmek istenen mesaj elbette anlamlıdır. ‘Sırp inadı’ da çocukluğumuzdan kalma, kulağımızda küpedir...