TÜRKİYE siyasetinde son dönemde yaşananlar, sandıktan çıkan sonucun her zaman "zafer" anlamına gelmediğini yüzümüze vuruyor.

Bir partinin saflarından seçilip AK Parti'ye "hicret eden" belediye başkanı sayısı, tabloya dışarıdan bakıldığında sanki bir ara yerel seçim olmuş da iktidar bloğu bu seçimlerin tamamını kazanmış gibi bir görüntü ortaya çıkarıyor.

Ancak bu bir seçim başarısından ziyade, "seçmen nasıl avlanır?" stratejisi gibi bir görüntü sunuyor.

Peki, suç sadece transfer olanda mı yoksa önüne geleni aday yapan yöneticilerde mi? Siyasi partiler, aday belirleme sürecinde tek bir kritere hapsolmuş durumda: "İllaki kazanacak aday." Ancak bu uğurda partinin dünya görüşüne, köklerine ve ideolojisine taban tabana zıt isimlerin vitrine taşınması, aslında ta en başından partililerin parti yöneticileri tarafından yanıltılması olarak öne çıkıyor.

Sizler o Adayı belirlerken üyelerinize delegelerinize sordunuz mu?

Elbette hayır. Genel merkez kararıyla belirlenen belediye başkan adayı milletvekili adayı zaten seçmene biz seçtik siz onaylayın diye dayatılmıyor mu?

Burada demokrasi ve tabanı karara ortak etme hassasiyeti yoksa adam gelir kazanır gider.

Kızmayacaksın. Böyle bir seçim kazanıldığı gün kaybedilen bir savaşı başlatıyor.

Altı oku ya da diğer parti amblemlerini heybesine koymayan, partinin ilkelerini sadece bir basamak olarak kullanan isimlerle yola çıkıldığında, varış noktası genellikle yolun ortasında "saf değiştirmek" oluyor.

İdeolojinin bulanıklaştırılması ve ilkelerin rafa kaldırılması, kısa vadeli bir seçim başarısı getirebilir; ancak uzun vadede partinin kimliğini aşındırır.

Bir lokantada et döner siparişi verip önüne gelen bulgur pilavına kaşık sallamak ne kadar absürtse, sosyal demokrat ya da muhafazakâr bir partinin kendi ruhuna aykırı isimlerle seçime girmesi de o kadar eğretidir.

Peki, seçmen bu manzaraya ne diyor? Son dönem anketlerine baktığımızda, Türkiye'nin en güçlü siyasi oluşumunun ne iktidar ne de ana muhalefet olduğunu görüyoruz.

Bugün halkın büyük çoğunluğunun sığındığı liman: Kararsızlar Partisi (KP).

Halk, siyasete hiç bu kadar sırtını çevirmemişti. Bunun temel sebebi ise siyasetçilerin bitmek bilmeyen tutarsızlıklarıdır.

Dün söylenenin tam tersini yapan politik çıkışlar, gerçekleşmeyeceği gün gibi ortada olan vaatler ve ilkesiz ittifaklar toplumu küstürüyor.

Siyasette dürüstlük ve ilkelerde ısrar, seçim kazanmaktan çok daha hayati bir meseledir. Siyaset kurumu, insanları "siyasetsizliğe" mahkûm etmenin bedelini ağır öder.

Eğer bir partinin rozeti, seçilen kişi için sadece konjonktürel bir aksesuarsa, o partinin kurumsal kimliği bitmiş demektir. Kararsızlar kitlesinin bu denli büyümesi, mevcut siyasi aktörlerin halkın güvenini ne denli zedelediğinin en net kanıtıdır.

İlgililer umarız bu tablodan gerekli dersleri çıkarır. Çünkü ilkesiz kazanılan her seçim, aslında kaybedilen bir gelecektir. İnsanlar bu yüzden umutsuz, bu yüzden siyasete güven azaldı.

Bundan dolayı bir kez daha dile getirmekte fayda görüyorum: Hangi parti, hangi siyasi düşünce olursa olsun; lütfen siyasete her anlamda kalite getirecek, memlekete hizmet edecek, asla rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmayacak, alnı ak pırıl pırıl kadrolar katın.

Ve son bir not: Suçlayıcı ve ifşa dilinden uzak; halka umut olacak projelerle, sorunlar kadar çözüm önerileriyle meydana, ekrana ve basına halkın karşısına çıkın.

Esen kalın...