Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşı'nı kaybetmeseydi, bugün nasıl bir rejimle yönetilirdik sorusunu hiç kendi kendimize sorduk mu? Osmanlının son yıllarında yani ikinci Meşrutiyetle birlikte Abdülhamit devrildikten...

Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşı'nı kaybetmeseydi, bugün nasıl bir rejimle yönetilirdik sorusunu hiç kendi kendimize sorduk mu?
Osmanlının son yıllarında yani ikinci Meşrutiyetle birlikte Abdülhamit devrildikten sonra, Padişah 5. Mehmet Reşat ve 6. Mehmet Vahdettin döneminde, Osmanlı Monarşisi sona ermiş, Osmanlı Meclisi Mebusanı ve çok partili dönem başlamıştı.
Yani bugünkü İngiltere, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi sembolik bir padişahlığa dayalı laik cumhuriyetle, demokrasiye geçiş yapabilirdik!
Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’nın önemli imparatorluklarının bir birine dönük güç savaşıydı.
Osmanlı yani biz de bir imparatorluktur.
Bu savaş emperyalizme karşı değil, emperyalistlerin kendi aralarındaki paylaşım kavgasıydı.
Biz de bu kavganın bir parçasıydık.
Bizim şansızlığımız, Mutlak Monarşiden Oligarşiye bir anlamda Padişahlıkla birlikte parlamenter rejime geçmedeki siyasi dalgalanmaların, çekişmelerin, suikastların ve darbelerin yaşandığı bir döneme rastlamasıdır. Özellikle Abdülhamit gibi deneyimli bir devlet adamının yani Padişahın tahttan indirilip siyasi deneyimi olmayan İttihatçıların Mehmet Reşat’ı tahta çıkartması, sonun başlangıcı oldu!
Vahdettin ise, zaten 1918 tarihinde savaş kaybedilirken tahta geçmişti. Vahdettin’in tahta çıkarken söylediği şu sözleri ibret vericidir:
"Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhte eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz."
Vahdettin’in işgal altındaki bir ülkede görev yaptığını unutmamak ve onun kardeş kanı akmaması için ülkeyi terk ederken bile yanına hazineden hiç bir şey almadığı gerçeğini de hesaba katmakta yarar var.
Avrupa’da maddi ve manevi ne kadar sıkıntı çektiği bilindiğine göre, ülkeyi sattı yakıştırmasının, Vahdettin için çok ağır bir itham olduğunu da kabul etmemiz gerekir gibi geliyor bana!
Vahdettin’in vatan haini olmaması, ne Atatürk’ü, ne de silah arkadaşlarını küçültmez.
Bu büyük başarıyı gösterenler de, yepyeni bir Türkiye Cumhuriyetini kuranlar da, Osmanlı döneminin askerleri, aydınları ve halkıydı.
Kahramanların ve kahramanlıkların öyküleriyle birlikte, korkakların ve korkaklıkların öykülerinin de anlatılmasında yarar var.
İşte o zaman kahramanlarla korkaklar arasındaki fark ortaya çıkar.
Bizim ittihatçılarla sözde solcular hala yedi düvel deyip duruyorlar!
Çok daha komiği, Kurtuluş Savaşımızı emperyalizme karşıymış gibi göstererek, Yunanlıları emperyalist bir ülke gibi gösterme saçmalığı içine giriyorlar.
Bunların çoğu da okumuş diplomalı cahiller.
Onlara da kızmamak gerekir.
Savundukları ideolojinin bile temel ilkelerinden haberleri olmadığı gibi, sorgulama gereği bile duymadan, soyut kavramlar ve sloganlarla belli ezberleri tekrarlamakla yetiniyorlar.
Koskoca sivil toplum ya da mesleki örgütlerin başkanları da ekran karşısına çıkıp bu ezberleri temcit pilavı gibi sofraya koyarak, mevcut iktidarı yıprattıkların ya da yıpratacaklarını sanıyorlar.
İktidarı yani mevcudu eleştirmek bir marifet değil, önemli olan mevcudun yerine çok daha güçlü inandırıcı bir alternatifi ortaya koyabilmektir!